Renk Değiştir Lila Mor Siyah Turkuaz Yazı Boyutu A A A | Erişilebilirlik | Kontrast Renk Pembe Sarı
Yaşadıkça

Site Google Bing

Röportaj

Bayan Gül Avrupa’ya: ‘Gelin Engellileri Eğitime Kazandıralım’ Dedi Avrupa Ayakta Alkışladı

Resim: Bayan Gül, AKPM kürsüsünde konuşma yapıyor.

Bir hayaldi önceleri. Öyle bir hayaldi ki eğer gerçek olursa belki kendi yaşadığı ızdıraplar ve zorlukları hiç kimse bir daha yaşamayacaktı. Artık istenmedikleri sınıflarda çocuğu için ebeveynler aynı onun gibi göz yaşlarını saklayarak ağlamayacaktı. Ve o beklenen gün geldi. Aradan koca yıllar geçti hayali için adım attığında yaşadığı olumsuzluklar yüzünden tam vazgeçtim derken hayat bularak başarısı Strazburg’dan Avrupa’ya ulaştı. Bahsettiğimiz projenin adı ‘Eğitim Her Engeli Aşar’ ve mimari ise onu herkesin yakından tanıdığın AK Parti Milletvekili Lokman Ayva.

Bir çok zorluklar atlatan proje Cumhurbaşkanımızın Eşi Bayan Hayrünnisa Gül’ün himayesinde sürdürülerek hayat buldu. Kısa sürede hem finans desteği bularak, hem hedeflere ulaşıldı, hem de geçtiğimiz günlerde Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi Genel Kurulu'nda ilk kez bir First Lady tüm Avrupa Milletvekillerine ‘Eğitim Her Engeli Aşar’ Projesi’nin özel bir raporunu sundu. Adeta İngiliz Kraliyet Ailesi'nin eski gelini York Düşesi Sarah Ferguson’un bizi en zayıf noktamızdan vurarak ülke imajımıza zarar verme girişimin bir rövanşı olarak Avrupa’ya başarılı bir şekilde şapka çıkartan ders verme girişimiydi.

Lokman Ayva’yla dobra dobra aklıma gelen tüm sorularımı yönelterek etkili ve bir o kadar da bilgilerimizi tazeleten bir röportaj yaptık. Bu röportajda tek eksik olan Ayva Beyin esprileri off the record olarak röportaja yansımadı. Ayva’ya gündemden ve merak edilen öyle sorular sorduk ki kendisinin deyimi ile ‘kulağınız epey delikmiş’ dedirten cinsten sorularıma açık sözlülükle cevaplar aldım. Kendisi ile Projenin hikayesinden başlayıp Strazburg’da yaşananlar, AK Parti ÖKM’den ayrılış nedenini, bakanlık beklentisinin olup olmadığı, referandum sonuçlarını ve daha bir çok sorular sordum. Görme engelli bir birey olarak ‘Ne imkansızların mümkün olduğunu yaşadım ben’ diyerek içindeki bitmek bilmeyen mücadele ruhunu ortaya koyan  Lokman Ayva ile sizi baş başa bırakıyoruz.

‘Eğitim Her Engeli Aşar’ Projesi nedir? Kısaca hikayesini anlatabilir misiniz? Proje hangi ayaklardan oluşuyor?

Bu proje, aslında ister özürlü, ister özürsüz olsun herkesi, özürlülerin eğitim görebileceğine inandırma projesidir. İnsanlar inanırsa geriye bir şey kalmıyor. Kendileri yatırım da yapar, eğitimci de bulur, servis de bulur. Ama inandırması çok zor. Önce böyle bir meselenin olduğunun farkına varacak. Sonra bilgi sahibi olacak. Sonra da inanıp ne gerekiyorsa onu yapacak. Reklamda denk gelecek de, TV programında, gazete haberinde denk gelecek de insanlar inanacak. Çok kolay bir iş değil. Bunu kolayca başaran dünyanın en büyük adamı olur. Başladığımız noktaya göre çok ilerideyiz. İlerleme artarak devam ediyor. Burada bir cümleyle şunu da söyleyeyim: Tekerlekli sandalyede birini düşünün. Bir de sağa sağlam birini düşünün. İkinci resimde tekerlekli sandalyedeki kişiyi araba kullanırken görüyorsunuz. Sağa sağlam adam hala aynı, yani araba kullanamıyor. Bunları ayıran fark eğitimdir. Eğitim adeta sakatlığı gideren bir fonksiyona sahip. Sakatlık iyileşmiyor ama sadece ve sadece bir özellik olarak kalıveriyor. İşte bu eğitimi neden insanlar almasınlar ki? Eğitimin alternatifi dört duvar arasında yıllarca hapis hayatı sürmektir. Tabi bu kampanyanın hikayesi çok uzun.

Bugüne kadar en çok ses getiren üzerinde yıllar süren çalışma yaptığınız tek projeniz bu sanırım?

Bu, sadece projelerden biri. Çok projemiz hayata geçti. Körlerin imza meselesinden tutun, ayrımcılığın suç ilan edilmesine, yerel yöntemlerin özürlülere yönelik hizmetlerde daha çok yer almasına kadar pek çok proje hayata geçti. Devletin özürlüler okullarına çocukların ücretsiz servisle götürülmeleri de projelerimizdendir. Ama tanıtım bağlamında en büyük projemiz bu projedir.

Projeye ilk başladığınız yıl finans desteği alamadığınız için vazgeçme noktasına gelmiştiniz. O süreci nasıl atlattınız? Ayrıca hiç vazgeçtiniz mi?

Bu proje çok badireler atlattı. Hala da atlatıyor. Çünkü, denizde yıllarca giden bir gemi gibidir. Rüzgar her zaman istediğiniz yönlerden esmez, akıntılar istediğiniz yöne olmaz, dalgasız, çarşaf gibi bir deniz her zaman sizi beklemez. Ama ilk başlarda bu kampanyaya inanan toplam iki kişiydik. Diğer kişi dayanamadı. O günlerden bu günlere bir ben işin içindeyim. Ben hayatta hiç geri dönmedim. İlk çocuğumun adı, Şems Tarık'tır. Tarık ismi Tarık Bin Ziyad'dan gelir. O da İspanya'ya gemileri çıkardıktan sonra, askerin geri dönme ihtimali olmadığını anlasın diye, gemileri yakan kişidir. Ben bir yola girdim mi gemileri yakarım. İşin sonunda o işin olup olmama ihtimalinin azlığı ya da çokluğu doğrusu beni ilgilendirmez. O işi yapmanın doğru olup olmadığı beni ilgilendirir. Eğer biri beni bir şeyi yapmaktan alıkoymak istiyorsa, "Bu olmaz. bunun olması imkansızdır. Sen kafayı mı yedin?" gibi cümleleri beni etkilemez; o yüzden, "Yapmayı düşündüğün şey şundan şundan dolayı yanlıştır ve insanlara zarar verir." demelidir. Ne imkansızların mümkün olduğunu yaşadım ben.

Projeyi ayağa kaldırma sürecinde ilk etapta kimlerden destek aldınız?

Başta Hayrünnisa Gül Hanımefendi'den. Beraber yola çıktığımız arkadaşlarımızla omuz omuza verdik. Nimet Çubukçu, Abdullah Güven, İstanbul Ticaret Odası, İstanbul Büyükşehir Belediyesi gibi bir çok kuruluştan destek aldık. Zor dönemlerimizde yanımızda bulunan Ajanslar Gelişim ve Cumartesiydi. Fİ YAPI'nın sponsorluğu esas bize kademe atlatan adım oldu. Ondan sonra işler yoluna girdi. Turkuaz grubunun medya sponsorluğu ise başka bir adım oldu bizim için. Halen bir çok kuruluş ciddi destekler veriyor. Her bir desteğin ne kadar önemli olduğunu anlatamam. O kadar önemli ki onların sayesinde adeta gelecek inşa ediliyor. Ben müteşekkir ve minnettarım.

Projeyi Cumhurbaşkanımızın eşi Bayan Hayrünnisa Gül' e götürme fikri nasıl ortaya çıktı?

Hanımefendi'nin eğitim konusundaki hassasiyetini biliyordum. Sayın İstanbul Milletvekilimiz Nursuna Memecan'a, "Böyle bir talebimiz olsa ayıp olur mu?" diye sorduk. O da "Neden ayıp olsun ki..." dedi. Sayın Cumhurbaşkanımız ilk seçildiğinde Avrupa Konseyi'nde görev yapacak milletvekillerini Strazburg'a götürmüştü. O seyahat esnasında talebimizi ilettik. Hanımefendi talebimizle ilgili gerekli çalışmaların başlatılması talimatını verdi. Tabi biz de sevincimizden adeta uçtuk. Daha sonra yakından takip etti.

Proje 1 yıl önce Bayan Hayrünnisa Gül'ün himayelerine alınmasaydı bu noktaya gelir miydi?

Tabi ki gelmezdi. Şu anda yaşadığımız sıkıntı 100 ise o zaman 350 olurdu.

Hayrünnisa Gül Hanımefendi’nin himayesinde devam eden projenin şuan ki etki ve başarılarından kısaca bahsedebilir misiniz?

Burada önemli etkilerini sıralamak istiyorum. Mesela özürlü çocuk anneleri Hanımefendi olunca daha kolay ikna oluyor. Genellikle baştan reddedilme durumu olan tarz işler bu tür işler. Hanımefendi'nin ismi nedeniyle "Hele bir dinleyelim." aşamasına gelebiliyorsunuz. Cumhurbaşkanlığının desteği, bürokrasimizin de desteğini rahat vermesine yol açıyor. Basın için de haber değeri olan çalışmalar anlamına geliyor. Her bakımdan önemli destekler.

Geçtiğimiz günlerde bizzat sizin üzerinde çalışarak hazırladığınız ‘Eğitim Her Engeli Aşar’ Projesi'nde elde ettiğiniz bilgilerinizden yola çıkarak hazırladığınız rapor ile bir ilke imza attınız. Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi Genel Kurulu'nda rapor sunumu fikri ve kabul edilmesi nasıl oluştu?

Avrupa Konseyi'nde tabiri cayizse kanunlar rapor şeklinde çıkar. Raporlar bir nevi kanundur. Üye ülkeler bunlara uyarlar. Uyulması için birer referans dökümanlardır. Bir grup Avrupalı milletvekilleri özürlü ve hasta çocukların eğitim haklarının güvence altına alınması için bir önerge vermişler. Burada şunu fark etmemiz lazım, bu mesele, Avrupa'nın da Avrupa Konseyi gündemine getireceği kadar önemli bir problemmiş. Önerge verilirken ben üye değildim. Sonra o önerge, benim de üyesi olduğum Sosyal, Sağlık ve Aile İşleri Komisyonu’na geldi. Orada iki adaydık. Raportör olarak komisyonda ben seçildim. Raportöre bir danışman atanır. Bana önerilen danışmanla çalışmak istemedim. Çünkü, onun alanı bizim arzu ettiğimiz sonucu meydana getiremezdi. Yurtdışını görünce Türkiye'deki bilim adamlarımızın kıymetini daha iyi anlamıştım.  Onların avantajı böyle ortamlarla bir şekilde tanışmış olmalarıydı. Öylelikle marka olmuşlardı. Bu konuda çok daha iyi özelliklere sahip olan Boğaziçi Öğretim üyelerinden Hande Sart'la çalışmak istedim. Konsey de kabul etti. Hande harika bir çalışma yaptı. Kendim de o süreçte çok şey öğrendim. Yine Türkiye'deki danışmanım Pınar, Hande el ele çok iyi bir çalışma yaptık ancak, Avrupa'da bir engelle karşılaştık. Raporun taslak halini ilk sunduğumuzda bir reaksiyonla karşılaştık. İngiliz ve Portekizli parlamenterlerin başını çektiği grup bir arada eğitime karşı çıktı. Şaşırdım. Aslında Avrupalıların bunu savunması gerekir, şu hale bak. Danışmanlarımla bir araya geldik. Acaba biz yanlış mı yapıyoruz diye konuştuk. Hemen arkasından İrlanda'ya, özürlülere Hizmet Verenler Birliği'nin toplantısına katıldım. Onlar da bizim gibi düşünüyorlardı. İtalya'nın Floransa şehrinde yaptığımız toplantıda çok şiddetli tartışmalar oldu. Komisyon üçe bölündü. Bir arada eğitime taraf olanlar, karşı çıkanlar ve ortada kalanlar. Son kartımı oynamak durumundaydım. Siyasette çare tükenmez ama teknik anlamda son kartım kalmıştı. Komisyon'a başvurdum. "hearing" denilen, komisyon toplantısına uzman davet edip dinletmek talebinde bulundum. Bu talebim kabul edildi. İki isim verdim. Birisini, Birleşmiş Milletler’den istedim. Esas üzerine oynadığım ise, zekası, bilgisi ve sunumuna güvendiğim ve bütün ümidimi bağladığım Hande'ydi. Hangisini önce konuşturmalıydım? Toplantıdan gelen uzman da bir arada eğitime taraflardı ve derin bir nefes aldım. Ama bizim kurt siyasetçilere ne kadar direnebileceğini bilmiyordum. O yüzden şöyle yaptım: Önce Hande'yi konuşturtup, zamanın çoğunu ona kullandırıp, BM'den gelen uzmana Hande'nin anlattıklarını onaylatacaktım. Son söz benim olduğu için de kısaca son hamleyi yapardım. Hande inanılmaz harika bir sunum yaptı. Bizim kurtlar, kızı acayip sıkıştırdılar. Hiç unutmam bir soru şuydu: "Asıl olan bireyin potansiyelini açığa çıkartmaktır. Çoğu zaman eğitim buna engel olmuştur. Siz ne diye eğitim eğitim diye tutturuyorsunuz ki? idi." "Eyvah!" dedim. Bu soruya dürüstçe konuşmak gerekirse benim cevabım yoktu. Zira bence de bireyin potansiyelini çıkarmak esastı ve eğitimle bireyin potansiyelinin yok edildiğine rastlamıştım. Şimdi adama karşı yalan söyleyecek halim yoktu. Zira diğer milletvekilleri de bu gerçeği biliyorlardı. Hande kurtaran ve bana da derin bir nefes aldıran cevabı verdi: "Evet asıl olan özürlü de olsa özürsüz de olsa bireyin potansiyelini açığa çıkarmaktır. Eğitim de bu potansiyelini açığa çıkarma yöntemlerinden biridir. Ancak eğitimin iyiliği veya kötülüğü başka bir konudur. İster iyi deyin, ister kötü deyin o eğitimle eğitilen çocuklarımız var. O zaman, özürsüz çocuklarımız da eğitim almasınlar. Özürsüz çocuklara garanti edilen eğitimin özürlü çocuklara da garanti edilmesi gerekmez mi? Böyle bir çok sorudan sonra Komisyon Başkanı İsviçre'den Milletvekili arkadaşım Lilian, başka bir konuşmacı daha olduğunu bildirdi. Sürenin çok az kaldığını ve daha fazla soru alamayacağını söyledi. Sorma, BM'den gelen uzman da çok dişli çıktı. Kısa süresi içinde Hande'nin anlattıklarını güçlendiren şeyler söyledi. Paris toplantısının sonucu: Rapor komisyonda önceki üçe bölünmeye rağmen oybirliğiyle kabul edildi. Lilian bu süreçleri çok iyi bildiği için Genel Kurul'da raporun görüşülmesinde karşı direncimizi vurguladı. Bu karşıtlığın sayesinde rapor Konsey'de önemli ve meşhur bir rapor haline geldi. Emeği geçen herkese teşekkürler.

Bayan Gül'ün sunumu öncesi ve sonrası yaşananları bizzat yaşayan biri olarak duygularınızı alabilir miyim?

Burada dürüst olmam ve iki şapkamla yaşadığım duyguları anlatmam lazım. Zira ben hem Avrupa  parlamenteriyim hem de Türkiye milletvekili ve vatandaşıyım. Önce Avrupa şapkamla olan duygularımı aktarmak gerekirse, 47 üye ülkemizin önemli ve son derecede insani bir meselesinin görüşülmesi ve onun bir karara bağlanacak olması müthiş bir durum. Bir bu problemin çözümünde bir model kampanya var ve o kampanyanın hamisi ve o üye ülkemizin First Lady'si raporun görüşülmesine katkıda bulunmak için davetimizi kabul etmiş. Çok önemli bir durum. Avrupa parlamenteri şapkamla 2010 sonbahar dönemi toplantılarından valizimi toplayıp dönerken vicdanı, zihni rahat, hissiyatı mutlu biriydim. Yeni raporlar için düşüncelerle ülkeme döndüm. Bu duygu, bütün Avrupa parlamenterlerinde vardır. Raporu kabul edilmiş milletvekilleri karnesini almış çocuklar gibidir. İnsanlığa hizmette kendilerinin de bir damla suları olduğunu düşünürler. Tarih böyle damlalardan meydana gelir. Gelelim Türkiye vatandaşı ve milletvekili olarak hissettiklerime. Benim ülkemde dişler tırnaklara takılarak, el ele verilerek bir şeyler yapılıyor. Bu güzel çalışmaya Avrupa şapka çıkarıyor ve takdir ediyorlar. Hanımefendi'nin gelmeyi kabul ettiğini duyunca dünya benim olmuştu. Özürlüler Konsey'de son derece üst düzeyde gündeme gelecek ve benim ülkem alkışlanacaktı. Avrupa'daki Türkler, müslümanlar sosyal konuda bir eziklik yaşarlar. Artık bu ezikliği yaşamayacaklardı. Konsey'deki heyecanı gördüm. Uzmanlar açısından çok önemliydi. Hanımefendi ve gazetecileri getiren özel uçağın Strazburg göklerinden süzülüp alana indiğini öğrenince göğsüm kabardı. Türkiye yani benim ülkem özürlü yavruları için bir şey yapmanın güzelliğini yaşıyordu. Bu anları tarihte kaç kişi yaşamıştır ki... TRT Haber bir gün önce bizimle Strazburg'tan canlı yayınla röportaj yapmıştı. Orada, ülkemizde muhteşem değerler ve birikimlerin olduğunu ve bunları gizlemeye hakkımızın olmadığını, bırakın gizlemeyi insanlıkla paylaşmamızın bir vebal olduğunu anlatmıştım. Bunlar son derece önemli. Ertesi gün yani raporun görüşüldüğü gün Hanımefendi'yi Avrupa Sarayı'nın kapısında Meclis başkanı, bizim delegasyon başkanı, milletvekilleriyle beraber karşıladık. Kalabalık basın ordusuyla yemeğe geçtik. O günkü başka bir konuk olan Makedonya Başbakanı, ilgili ülkelerden iki milletvekili, raportör olarak da ben esprili bir şekilde yemeğimizi yedik. Hanımefendi daha sonra sergi açılışı yaptı. Meclis başkanı Sayın Çavuşoğlu güzel bir şekilde konuyu takdim etti. Raportör olarak sözü bana verdi. Hanımefendi konuşmasının ilk bölümünü İngilizce, sonraki bölümünü de Türkçe yaptı. Konsey'de bulunan 5 parti adına konuşmalar yapıldı. Kendi adına konuşan parlamenterler oldu. Hepsi ortak olarak Türkiye'ye övgüler yağdırdılar. Rapora iltifat ettiler. Lilian da sağolsun konuyu teknik açıdan değerlendirip toparlayıcı bir konuşma yaptı. Sonuç: Rapor oybirliğiyle kabul edildi. Hanımefendi'nin konuşması Türkiye'ye canlı verildi. Her şey çok güzeldi.

Bu arada aklıma gelmişken röportaj arasına yemek molası verecek olursak, Strazburg'da sunum sonrası yemekte az kalsın domuz eti yiyordunuz? Yediniz mi menü yanlışlığı bilerek mi yapıldı tavuk yerine? (Çünkü bende yurtdışına gittiğimde hep vejeteryanım diyorum sezar salataya talim ediyorum. Tabi Çin'de yine olan oldu Sezar salata üzerine dahi domuz jambon koyarak servis etmişlerdi durumu bildiğim için salatanın tamamını değiştirmiştim. Bu durum 12 gün boyunca salataya talim etmemek için hemen Şangay'da Türk lokantalarını keşfetmemizi sağlayıp karnımızı doyurmuştuk.)

Hanımefendi'nin onuruna verilen yemeğe Türkiye adına katılan parlamenterlerden biri CHP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Haluk Koç idi. Haluk Hoca ile biz yan yanaydık. Kendisiyle aramız iyidir ve zaman zaman şakalaşırız. Dedi ki, "Eyvah, yemekte karışılık oldu. Makedonya ve diğer yabancılar için hazırlanan yemeklerle bize hazırlanan yemekleri garsonlar karıştırdı." Yemek de alışık olmadığımız bir yemekti ve ben yarısını yemiştim. Biraz canımız sıkıldı. Öylece bıraktım. "Ana yemek gelene kadar bekleyeyim" dedim. Haluk Hoca hekim olduğu için bunları bilir diye düşündüm. Gülerek bize "yiyebilirsiniz, yiyebilirsiniz,  bu, hindi eti." dedi. İştah miştah kalmadı ama acıktığım için bitirdim. Yurtdışında heyet arasında buna benzer espriler çok olur. Bir keresinde bir ülkeye gitmiştik. Heyet üyelerinden birine verdikleri odada karşı cinsten biri varmış. Aşağı indi ve çok sinirliydi. Ben de ortalık yatışsın diye, "Heriflerdeki gelişmişliğe bak abi ya, adamlar odaya promosyon diye insan koyuyorlar." demiştim. Bu cümlemi ciddiye alan bazıları, kendi odasındaki promosyonu merak etmeye başladı.

Diğer ülke yetkililerinin rapor sunumuna tepkileri nasıl oldu? Bir konuşmanızda diğer ülkelerden talepler dahi geldiğini belirtmişsiniz. Hangi ülkeler ve taleplerini anlatabilir misiniz?

Rapora çeşitli önergeler verildi. Az önce de söylediğim gibi parti grupları çok güzel şeyler söylediler. Orada dikkat çeken bir önerge şu oldu: Sayın Flego diyor ki, bu kampanyayı Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği beraber bir dünya kampanyasına dönüştürsünler. Bunu biz de çok beğendik. O yüzden önergeyi destekledim. Kendisine de çağrıda bulundum, önergesine sahip çıkmasını ve bu kampanyanın dünya çapında olması için ortak mücadele vermemizi söyledim. Konsey karar olarak aldı. Bir kaç yıl içinde hayata geçer.

Aslında bir şekilde Bayan Gül'ün konuşma yapması bence Avrupa'ya adete ders vermesiydi. Türkiye'nin kötü imajının ya da önyargılı eksik ve yersiz bilinenlerin aklanmasıydı. Çünkü İngiliz Kraliyet Ailesi'nin eski gelini York Düşesi Sarah Ferguson, kılık değiştirip İstanbul ve Ankara'daki iki rehabilitasyon merkezine girerek İngiliz ITN televizyonunda bu görüntüleri 'ITN's Tonight' programında tüm brokratik girişimlere rağmen yayınlanarak imajımıza ciddi anlamda zarar vermişti. Siz bu fikrime katılıyor musunuz ve bu noktadan bakınca neler söyleyebilirsiniz?

Ferguson malesef kendini zora sokacak şeyler yapmış oldu. Ülkeleri kötülemek istiyorsan bunu özürlüler, çocuklar, yaşlılar üzerinden yapmayacaksın. İnsan vicdanı rahatsız olur. O yüzden ciddi tepkiler aldı ve sonunda hatırlarsanız özür diledi. Bence bu konu 11 Eylül'den sonra yapılan en önemli ve gerçekçi bir görünmedir. Müslümanlar malumunuz terörle ilişkilendirilmeye çalışılır. Orada esas neden batılıların Müslüman olmalarını önlemektir. Tabi ki Türkiye'nin veya Konsey'in düşüncesi, Müslümanların neler yaptığını göstermek değildir. Burada halkların siz isteseniz de istemeseniz de okuyacağı şudur: Müslüman bir ülkenin, Müslüman bir önde geleni insanlık namına örnek ve güzel bir hizmet yapıyor. Bu, kaçınılmaz bir okumdadır. Siz önleyemezsiniz. Aynı şekilde kadın boyutuyla da okunacaktır, Türkiye ve Türk boyutuyla da okunacaktır. Bizler Obama'yı zenci boyutuyla okumadık mı? Okuduk tabi ki.

AKPM'de Bayan Gül'ün yaptığı sunum bir çok ilkleri de beraberinde getirdi. Bunlar nelerdi sizden öğrenebilir miyiz?

İlk defa bir First Lady gelip konuşma yaptı. Genel de cumhurbaşkanları ve başbakanlar gelir, konuşurlar. İlk defa bir özürlüler konusu bu kadar üst düzeyde ele alındı. Çok nadir sonuçlardan biri de raporun oybirliğiyle kabul edilmiş olmasıdır. Başka bir sonuç da raporun başka uluslararası iş ve işlemlere yol açacak olmasıdır.

Bu girişimin önemi ve değeri ne yazık ki ülke kamuoyuna medyanın yeterli ilgi göstermemesi nedeniyle yansımadı? Bu denli önemini bizim anladığımızı başkalarının da anlaması için herkese bir mesajınız var mı?

Aslında basın yeteri kadar ilgi gösterdi. 37 gazetede haberler çıktı, köşe yazıları yazıldı. Radyolar ve televizyonlar çok yer verdi. Ama gönül istiyor ki hepimiz aynı şeyleri hissetsin. Bir gece saat 3 civarında uyandım ve bir olayı tekrar hatırladım. Sonra da salonda oturdum ağladım. Özürlü bir çocuğumuz ana sınıfına yazdırılıyor. Çocuğun öğretmeni ve özürsüz çocukların aileleri çocuğumuzu istemiyorlar. Annesine gelip çocuğu almasını söylüyorlar. Anne akıttığı gözyaşlarını yavrusu görmesin diye çocuğun yüzüne bakmadan çocuğu sınıfın kapısından giderken çocuk şu cümleyi söylüyor: "Anne, ben yaramazlık yapmadım ki beni niçin çıkardılar sınıftan?" Gel de yüreğin dayansın. Dışlanmak, istenmemek için onlara zarar vermenize gerek yok, yaramazlık yapmanıza gerek yok. Sadece farklı olmanız yetiyor. Bizler belki de toplumların çirkin ördekleriyiz. Şu sorunun cevabını biri bana vermeli: Özürlülerin de potansiyeli olduğu artık Güneş gibi ortada. Pekiyi bu özürlü eğitim görmezse ne olacak? Cevabını söyleyeyim: Dört duvar arasında ömrünü tamamlayacak. Eğer insanlar kendileri bunu kabul ediyorsa ben de kabul edeyim. Aslında insanlar kendileri için kabul etseler bile en azından kendim için ben bunu kabul etmem. Böyle rezil bir şey kabul edilir mi ya? Ben 5 sene öyle yaşadım. Allah kimseye yaşatmasın.

Bu noktadan sonra projeyi nerelere taşıyıp son bulmasını hayal ediyorsunuz?

Benim öngörüm bu proje ve belki bir kaç yan projeyle bir paket halinde dünya projesi olur. Dünyaya en büyük iyiliğimiz, FARKLILIKLARIN KABULLENİLMESİ olacaktır.

Eğitim, her engellinin hayata tutunmasının ilk ve en önemli basmağı. Bu yüzden bu proje çok önemli. Bu nokta da ülkemizde eğitimli engellilerin istihdamında da problemler devam ediyor. İşverenler ve engelli adaylara konunun özünden çözümü için neler söyleyebilirsiniz? Konuyu Türkiye genelinden bakarak fotoğraflayabilir misiniz?

İster özürlü olalım, ister özürsüz olalım, hepimiz bir kere bir ihtiyaca cevap vermeliyiz. Biz bir boşluğu doldurmalıyız. İnsanların merhameti, insanlara zorlamalar bizim varlık nedenimiz olmamalı. Bir iş görüşmesine bile gittiğimizde o kişiye onların işine nasıl yarayacağınızı ispatlamalısınız. Sizin ne kadar durumda olduğunuz sizi ilgilendirir. Onların birincil meselesi değil. Ben çözümü problemi yaşayanda görürüm. Kimse sıkışan adına tuvalete gidemez. Keşke bütün özürlüler mesleklerinin en iyisi olsalar. Bak o zaman işsiz kalıyor mu? Benim bu konuda çok tecrübem, çalışmam ve yaşadıklarım var. Biz özürlüler bu konuda ailelerimizle beraber üzerimize düşeni tam yapmıyoruz. Bunun da en büyük göstergesi hepimizin devlet işine girme talebinde bulunmamızdır.

Referandum öncesi anayasa değişikliğine bazı engelli gruplardan sert eleştiriler geldi. Hatta sizin katıldığınız bir TV programında da taraflar verilen hakların sessiz sedasız geri alınacağını söylüyorlardı. Bu sizce söz konusu mu? Ve böyle bir şüpheye sebebiyet verecek bir madde gizli ya da açık var mı?

Anayasa değişim paketi kabul edildi ve yürürlüğe girdi. O iddiaların sahipleri hayatlarında pakete bağlı hayatlarında ne gibi olumsuzluk olduğunu gelsinler bizle paylaşsınlar. Hiç bir şey olmasa Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı milyonların gündemine özürlüleri getirdi. Bu bile en basitinden faydadır. Gizli bir durum demokrasilerde olur mu? Her şey açık açık ortadaydı. Ne kadar garip durum bazı STK temsilcileri şimdi üyelerinin yüzüne nasıl bakıyorlar acaba? Düşünebiliyor musunuz, şu anda parlamentonun hükümetin özürlüler için yapacağı ne varsa bunlara rağmen, bunların engellemelerine rağmen yapmış olacak. İşte bu, müthiş bir şey. 

Referandum öncesi engellilerden ve bazı STK'lardan tepkilere baktığımızda eleştirilerine rağmen sizinle hep aynı fikirde olduklarına da tanık olduk. Peki buna rağmen bu fırtına neden?

İlk defa burada siyasi bir analiz yapacağım. Ülkemizde dernekler maalesef çoğunlukla belli siyasi örgütlerin özürlü kolları gibi. Bunun iki nedeni var: Biri, bu arkadaşlarımızın gönül verdiği siyasi organizasyonlar bunlara yüz vermiyorlar, bunları dışlıyorlar. Bunlar da kendilerini bağrına siyasi partiye gitmiyor, ne tezattır ki kendilerini istemeyenlere gidiyor. Âşk ulaşılmadıkça yükselir misali. Bunlar parti dışından partiye yaranmaya çalışıyorlar. Bunlar hayatlarının en büyük başarısını kazansınlar, onların siyasetçileri ellerinden o başarıları alır yer, bunlara yine koklatmazlar. Siyasi tarih bunun ispatıdır. AK PARTİ bağrına basıyor ama "al dediğin mal mındar olur" hesabı bize gelmezler. Sana zulmedeni bırak ne hali varsa görsün. Peşinden ne koşuyorsun? O, senin peşinden koşsun. Ama tercih arkadaşlarımızın. Bir şey diyemem. Biz yine siyasi ayrım yapmadan, bana iftira etti mi etmedi mi demeden hizmetimizi vermeye devam ederiz.

İkinci grup da şöyle: Arkadaşlarımız belli partilere mensuplardır. Giderler oralarda görev de alırlar. Ancak o partiler uç ve marjinal partiler olduğu için o markayla görünmezler. Eğer o markayı ortaya çıkarsalar kimse kendilerine değer vermez. Bir kere bir tv programında arkadaşımızın mensubu bulunduğu partiyi söyledim. Partisinin görüşünü dernek görüşü gibi kamuoyuna aktarmaması noktasında uyardım. Arkadaş bana çok sinirlendi. Ben de hem dernek ve vakıf mensubuyum, hem de partimde görev yapıyorum. Hiç bir zaman ikisini birbirine karıştırmadım. Hayatta böyle durumlar olur. Hepimizin ilkeli olması lazım. Ne partimin hakkını derneğe, ne de derneğimin hakkını partime feda ederim. Her şeyin yeri ve zamanı ayrıdır. Ben aynı zamanda Fenerliyim. Hepsini birbirine bir karıştırsan var ya işin çıkamazsın. Her şeyi yerli yerinde yaparsın olur biter.

Şimdi röportajımızı aklımdaki farklı başlıklarla sürdürmek istiyorum. 3 yıl öncesine gidecek olursak 2007 yılında Özürlülerden Sorumlu Devlet Bakanı Gürdal Akşit engelli kamuoyunda yükselen tansiyon ve tepkilerle biranda görevden alınmıştı. Bu süreçte de bakanlık için sizin olacağınız beklenirken farklı bir isim Nimet Çubukçu'nun getirildiği söylendi. Sizin bakanlık beklentiniz oldu mu? Ya da neden bakanlık verilmedi? Oysa dünyada İngiltere'de Blair'in kabinesinde 2 dönem bakanlık yapan ve başarılı olan görme engelli bakan örneği olmasına rağmen?

Gürdal Hanım'ın bakanlıktan ayrılmasıyla ilgili açıklamalarınıza katılmıyorum. Takdir edersiniz ki benim bakan olmak gibi bir görevim yok. Benim ilk yapmam gereken, üzerimdeki vazifenin hakkını vermektir. Bakanlık takdir meselesidir ve bu yetki de tamamen Başbakanımız'a aittir. Siyasetçiler bilir, memleket idaresinde pek çok denge vardır. Bunlara dikkat etmek durumundasınız. Bakanlık gibi bir talebim de olmadı. Tabi özürlülerle ilgili dernekler, federasyonlar, hatta konfederasyonlar, şirketler, şahıslar bakan olmamı çok istiyorlar. Hatta girişimde de bulunmak istiyorlar. Zaman zaman Başbakanımız'a söylediler, faks ve mailler gönderdiler. Onlar kendileri açısından bakıyorlar ve haklılar. Sen işini kiminle yaparsan onun görevde olmasını istersin. Burada şunu hepimiz bilelim. Ben özürlüler açısından zaten çantada keklik durumundayım. O yüzen etkili bir arkadaşımızın da bu konuyla ilgili olması hepimizin menfaatinedir. İkinci neden de, bir kişinin parlamentoda aktif takipte olması lazım. Aksi halde işler yarım kalır. Bakan, takip edemez. Onun öyle enteresan görevleri vardır ki özürlülere sıra bile gelmeyebilir. Üçüncü neden de benim kişisel olarak talebim yok. Zira vekillikte yapmam gerekenlerin hepsini daha yapmadım. Türkiye'nin uluslararası anlamda sosyal alanda lider olabilmesi için birisinin sessiz sedasız çalışması lazım. Ben kendime öyle bir misyon da belirledim. Büyük ülkeler sadece kendilerini düşünmezler, ilişkide oldukları ülkeleri ve milletleri de düşünürler. Benim hayallerimden biri de Türkiye'deki özürlülerin oraların körler okullarında, kuruluşlarında, şirketlerinde, üniversitelerinde de hizmet vermeleridir. Bizim özürlülere ben çok güveniyorum. Oralarla iş yapan özürlülerimiz olacak inşallah.

Aldığım bir duyuma göre de parti içinde engelinizden dolayı önyargılı olan bazı kesimlerin bu görevi yapamayacağınızı dillendirerek önüne geçtikleri söyleniyor. Oysa bu hükümet bugüne kadar gelmiş tüm hükümetler arasında engelliler için devrim niteliğinde çalışmalar yapmış olmasına rağmen. Siz neler söyleyeceksiniz bu konu için?

Bu görevi yapamayacağım kanaatinde olan arkadaşlarım var. Ama onlar engellemiş falan değil. Ben de bazı arkadaşlarımızın bazı görevleri yapamayacaklarını düşünebiliyorum. Bu, normal bir şey biliyorsunuz. Sayın  Başbakan bu yetkisine tam olarak kendisi kullanır. Verdiğimiz hizmetlerle ilişkilendirme hususuna gelince. Söylediğiniz görüşler, benimki gibi kişiseldir. Ama hizmetlerimiz toplumsaldır. Yani hangi hizmeti verip vermeyeceğimize hep beraber karar veririz. Mesela şöyle bir oylama olsa,  "Körlük bakan olmaya engel midir?" Oylamanın sonucunun "Hayır engel değildir." şeklinde olacağını size garanti ederim. Bunlardan benim bakan olma arzusunda olduğum gibi bir sonuç sanırım çıkmaz. Ben samimi ve tarafsız olarak analiz ve değerlendirme yapmaya çalışıyorum.

Parti içindeki ÖKM'den bir anda ayrılarak ki o birimdeki bazı isimlerle fikir ayrılığınızın giderek arttığı için tartışma ya da tansiyonun düşmesi için siz o görevden alınıp AKPM'de görevlendirildiniz? Oysa ÖKM'de olmanız engelli bir birey olarak engellilerle ilgili yapılacak bir konuda daha etkin ve başarılı sonuçlar alınmasını sağlaması söz konusu iken. Bu yaşananlar için neler söyleyeceksiniz?

Kulağınız epey delikmiş. Bunların yarısı doğru. Konsey üyeliğini ben istedim. Kolay da olmadı doğrusu. Yaşadığım bir çok olay sonrasında, vicdanımı da sızlatan şeyler oldu. Bu nedenle özürlüler biriminden ayrılmak için fırsat arıyordum. İstifa edemezdim, Başbakanımız görevlendirmişti. Ama haberim olmadan güya ben, "yoğunum" falan demişim ve görevden alındım. Ama bana bu iyiliği yapana acayip müteşekkir oldum. Arka planda etik olmayan şeyler de oldu. Yapanları Allah ıslah etsin. Neticede benim işime yaradı. Bunu görevden kaçmak olarak değerlendirmemek lazım. Benim bir özelliğim var. Başlangıcı çok iyi yaparım ama sürdürmekte sıkıntım olur. Şu anda Orhan Bey gayet iyi bir şekilde yapıyor. Eskiden bir bendim, şimdi Orhan Bey ile iki olduk. Ben hala bu işin içindeyim.

Haziran seçimlerinde aday olmayacağınız konusunda bazı duyumlar aldım. Bu doğru mu? Eğer doğru ise neden aday olmayacaksınız?

Öyle bir şey söylemedim. Ancak biz Sayın Başbakanımız'la beraber yürüyoruz. Kime nerede ihtiyaç olduğunu O daha iyi bilir. O yüzden kendi başıma şu olacak veya bu olacak diyemem. Ama parti kuralı gereği önümüzdeki dönem son dönem, şayet olursa.

Eğer milletvekilli olmaktan vazgeçer ya da kendinizi emekli ederseniz gelecekle ilgili planlarınız neler?

Malum bizim dernek işlerimiz var. Paylaşacaklarımız var. Sanırım onları yaparız. Ama partimin her zaman yapılacak bir işi olur. Mahalle teşkilatından, aknokta görevlerine kadar pek çok iş var. Onlara da destek veririm. Bir çok milletvekilimiz zaten bunları yapıyorlar.

Aslında sormak istediğim bir dolu sorular var sizi yakalamışken. Ancak sizi daha fazla  terletmeden röportajın sonlarına doğru gelirken Engelsizkariyer.com'u ilk ne zaman duydunuz ve Engelsiz Kariyer'le ilgili düşünce ve önerileriniz neler?

Engellilerin kariyer kavramını 90'lı yıllardan beri düşünüyorum. Ancak ilk olarak sizin çalışmaları duydum. Bence önemli bir çalışma. Öncelikle iş misyonu oluşturuyor. Düşünün. Özürlü birey gitsin iş yerinde otursun. Aybaşında da maaşını alsın gibi bir düşünce var. Kariyer ise ne demiş oluyor? Özürlünün bir kabiliyeti, bir potansiyeli var. Eğer onun kariyerini iyi bir şekilde planlarsanız, herkes kadar verimli ve üretken olur. Bu bir iddiadır. Bu iddia herkesin işine yarayacak bir iddiadır. Hem özürlüyü geliştirir, hem işvereni mutlu eder, hem de toplum mutlu olur. Kabiliyeti olana, potansiyeli olana formaliteden işler, işkence gibi gelir. O yüzden herkesin takip etmesini öneriyorum. Hatta dünya çapında işler yapmak lazım. Başarılarınız daim olsun.

Son olarak Yasadikca.com aracılığı ile herkese vermek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Mesajım şu: Herkese söylüyorum: Hepimiz ilk önce kendimizle mücadele edelim. Eğer korkak, ürkek, çekingen, tembel isek tam bunların tersi olmaya bakalım. İkincisi. Çevremizdeki insanlar kim olursa olsun onlarla mücadele etmemiz lazım. Bu mücadele kavga, kalp kırma mücadelesi olamaz. Ne olur? Onları bizim hakkımızda ikna etmemiz lazım. Üçüncü aşamaysa şartlarla mücadeledir. Hepimiz parasızlık, kaldırımların olmaması, yolsuzluklar, hırsızlıklar, açlık, yağmur veya kar gibi bir çok olay yaşamışızdır. Bunlara takılıp da kendi hayatımızı karartmayalım. Yağmura rağmen, kara rağmen, açlığa rağmen, kaldırımların kale olmasına rağmen, hırsızlara rağmen, duyarsızlara rağmen hayatta var olmaya, çalışmaya, kendimizi geliştirmeye devam edelim. Herkes bilsin ki, bütün başarılar rahatlık içinde olmamıştır.

Röportaj: Mehmet Kızıltaş

24.10.2010

Değerlendir (5 oy, ortalama 5.00 yıldız)