Renk Değiştir Lila Mor Siyah Turkuaz Yazı Boyutu A A A | Erişilebilirlik | Kontrast Renk Pembe Sarı
Yaşadıkça
Site Google Bing

Rehan Yarmaoğlu

Balıkadam ve Kelebek

Balıkadam ve Kelebek -  “Ne alaka?” dediğinizi duyar gibiyim. E haksız sayılmazsınız. Bir balıkadamla, bir kelebek nasıl bir hikayeyle ilişkilendirilebilir ki acaba?

İşte ben de tam da böyle bir merakla, 3 yıl önce,  dünyanın bir ucunda,  sıcak ve ücra bir otel odasının balkonuda, 100 küsur sayfalık bu kitabı bir nefeste okumuştum.  Kitabı, otel resepsiyonunun yanı başında, gezgilerin giderken bıraktıkları ikinci el kitaplardan oluşan misafir kütüphanesinde bulmuştum. Ön kapağındaki deniz feneri resmi ve fondaki denizin koyu mavi rengi, onlarca aşk ve macera kitabının standart kapak tasarımlarının yanında sıradışı duruyordu.  Kitabın orijinal adı “the diving-bell and butterfly” idi. 

(“Diving-bell” balıkadamların deniz altında içine girdikleri kafese denirmiş. Bu kelimenin bazı dillerde tam karşılığı olmadığı için, tercüme pek çok kaynakta “Balıkadam” olarak yapılmış. Kitabın dilimize çevirisi bildiğim kadarıyla henüz yok, ama 2007 yapım filmi İstanbul’da film festivalinde geçen yıllarda gösterilmiş. )

“Balıkadam ve Kelebek” hakiki bir yaşam öyküsü. Yazarı Jean-Dominique Bauby 1952 doğumlu bir Fransız gazeteci. Bauby, kitabının basımından 10 gün sonra, Mart 1997’de kalp yetmezliğinden aramızdan ayrılmış.

Filmi çekilecek kadar özel bulunan bu kitap aslında 44 yaşında aniden hastalanmış bir insanın hasta yatağında hayatını sorguladığı bir günlük. Bu tema, sanatın pek çok alanında çokça işlenmiş bir konu elbet.  Ancak kitabı bu denli özel kılan, kitabın çok farklı ve özel koşullarda yazılmış olması.

Jean-Dominique Bauby, Paris’te Elle dergisinin editörü olarak, başarılı, varlıklı, hareketli bir yaşamın içindeyken bir cumartesi günü (Aralık 95), arabayla oğlunu aldıktan sonra, direksiyon başında fenalaşır ve yaşamın tüm ışıklar söner. 20 Gün sonra, ışığı tekrar gördüğünde, kendini bir hastane odasında tamamen kıpırtısız yatarken bulur. “Locked-in” Sendromu olarak adlandırılan bu hastalıkta, hastanın zihni, bilinci yerindeyken,  bedeni göz kapakları  haricinde tamamen felç durumdadır.

Bauby, Mart 2007’e kadar, kalan ömrünü hastanede geçirmiş ve hareket ettirebildiği sol göz kapağı aracılığıyla alfabe/iletişim panosundan harfleri seçtirerek bu kitabı yazdırmıştır. Bauby’nin bir nevi günlüğü olarak da adlandırılabilecek bu çalışma, hastanedeki özel hemşiresi Claude Mendibil’in  sınırsız sabrının da bir ürünüdür pek tabii.

( Kitabın bu sıradışı ve çok sabır, zaman gerektiren  koşullarla yazıldığı 1996 yılında, önceki yazılarımda değindiğim engelliler için “bilgisayara erişim cihazları” dünyada mevcuttu ve kullanımdaydı. Ancak,  herhalde göz kontrolü ile çalışan  anahtarlar  Fransa’da henüz yaygın değildi diye düşünüyorum. )

Bauby, kitapta kendini bir başka boyutta, denizlerin altında bir kafes içindeki balıkadam gibi hissettiğini, kimseyle iletişime geçemediğini ancak zihninin özgür uçan bir kelebek olduğunu betimler.  Kozasından dış dünyaya bakan Bauby,  yaşamı çevreleyen ve fakat kendisinin  o güne kadar göremediği çok sayıda çarpıcı detay olduğunu farkeder. Nefesini çevreyelen herşey sürekli bir değişim içindedir. Doğa, insanlar, tüm canlı varlıklar … Ziyaretçileri, dostları,  hastane çalışanları, diğer hastalar … hepsi bir diğerinden farklı ve kendine özgüdür. İnsanların beden dilleri, gözlerindeki ışık … daha önce hiç dikkat etmediği duygu dünyalarının yansımaları …

Yaşamda sorgulamadan içine atıldığı hayhuy, koşturma içinde aslen yaşamın detaylarını, gizli  güzelliklerini nasıl ıskaladığını görür aniden. Ailesini, eşini, sevgililerini, çalışma arkadaşlarını duygusal düzlemde anlamaya, hissetmeye hiç vakit ayırmadığını ve onlara söylemek istediği ne çok şeyi olduğunu farkeder. Pek çok özürü ve teşekkürü vardır sahiplerine sunulmamış …

Çocuğunun büyümesini kaçırmıştır.  Zihni dünyasal şeylerle meşgulken,  özel insanlarla yaşananlar hep eksik kalmıştır. Yaşam bir nevi ıskalanmış, tam yaşanmamıştır. Bauby, kendine ördüğü duvarlardan yaşamın kendine çarptığını ve kendinin yaşamın içinden akamadığını söyler anılarını anlattığı hikayelerin satır aralarında.

Gerçek yaşamı görmek,  insanların kıyafetlerinin ardındaki hakiki benliklerini, ruhlarını  hissetmek, onurlandırmak için bu boyut değişikliğine niçin ihtiyaç duyduğunu sorar kendi kendine. 

Bedenen bu deneyimi yaşamadan, yaşam algısının bu şekilde değişmesi niçin mümkün olamamıştır ki acaba ?  

Kitapta tam net cevaplanamayan bu son sorunun  cevabını geçenlerde tamamen tesadüfen TV’de bir gündüz kuşağında dinlediğim Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar beyden aldım.

Kemal Bey konuşmasında, günümüz insanlarının mutsuzluğu, yanlızlığı, ruhsal sıkıntılarından dem vururken , “Hız Kültürü” terimini kullandı.  Yaşamın tadına varmak, yaşamı özümsemek ve içindeki detay güzellikleri hissetmek, haz almak için zihnen , bedenen “yavaşlama” nın ne denli gerekli, önemli  olduğunu vurguladı. Kendisinin özellikle bu konuyu ele aldığı “Yavaşla” adlı kitabından ve dünyada ruhen sağlıklı yaşam için yeniden canlandırılan “Yavaş Şehirler” projesinden bahsetti.

Bu doğrultuda düşünecek olursak eğer,  o talihsiz hastalıkla yatağa düşmeden önceki yıllarında Bauby, kendine biraz daha sakin, yavaş, sükunetli bir hayat seçebilseydi , muhtemelen hayatı daha az ıskaladığını düşünecek ve daha az “keşke”si olacaktı son günlerinde. 

Mümkün olduğunca yavaş, telaşsız, keyifli ve huzurlu bir yaz dileklerimle

Sağlıcakla Kalın.

17.07.11

Değerlendir (6 oy, ortalama 4.17 yıldız)