Renk Değiştir Lila Mor Siyah Turkuaz Yazı Boyutu A A A | Erişilebilirlik | Kontrast Renk Pembe Sarı
Yaşadıkça
Site Google Bing

Fikret Gökçe

fikretgokce_06@hotmail.com

Onlar Düşmana Değil, Soğuğa, Açlığa Ve Yokluğa Yenildiler

Saraybosna’ya giden Avusturya-Macaristan Veliaht Prensi Franz Ferdinand ve eşinin bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesiyle 28 Temmuz 1914’te başlayan savaş diğer ülkeleri de etkiler ve Sırbistan’ı savunmak isteyen Rusya 31 Temmuz 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na savaş ilan eder. Ardından 1 Ağustos’ta Rusya’ya, 5 Ağustos’ta Fransa’ya savaş açan Almanya’nın karşısına bu kez Fransa’nın müttefiki olan İngiltere dikilir. Böylece neredeyse Avrupa’nın tamamını kapsayan Büyük Savaş ortalığı kasıp kavurmaya başlar.

Almanlar, Schlieffen adını verdikleri savaş planına göre; önce batı cephesinde Fransa- İngiltere savunmasını yaracaklar, sonra da Rusya’ya saldıracaklardı. Ama Fansız-İngiliz kilidini açamadılar, başarısız oldular. Bu nedenle planın ikinci aşamasını devreye sokacaklar ve  1914 Eylülünde doğuya yöneleceklerdi. Böylece Rusları saf dışı bırakacak sonra bütün güçleriyle Fransız ve İngilizlerin üstüne yükleneceklerdi. Planın kısa sürede başarıya ulaşması için Rusları arkadan da sıkıştırmak ve Osmanlı 3 ncü Ordusunu Kafkasya’da savaşa sürmek istiyorlardı. Buna göre Doğu Anadolu’da başlayacak savaş nedeniyle Ruslar, Avrupa’daki kuvvetlerinin bir bölümünü doğu cephesine kaydırmak zorunda kalacaklar ve Almanların işi kolaylaşacaktı.

1811’de Osmanlı-Rus Savaşı’nın yeniden başlaması, 1812’de Arap Yarımadası’nda Vahhabilerin, 1817’de Sırpların, 1821’de Yunanların isyanlarıyla baş etmekte zorlanan ve büyük toprak ve insan kayıplarıyla iyice bocalayan Osmanlı Devleti, batının gözünde artık ağır hasta bir adamdır. Kars, Sarıkamış ve Erzurum Rusların genişleme hedefleri içinde hep yer almıştır ve Sarıkamış ilk defa 13 Haziran 1828’de Rus saldırısıyla karşı karşıya kalır.

ALMANLARIN  İLGİSİ

Bu günlerde Almanlar, özellikle İmparator Büyük Friedrich Osmanlıya ilgi duymakta, askeri ilişkiler kurmak istemektedir. 1830 yılında Türkiye’ de görev yapan, sonradan Alman Genelkurmay Başkanı olan Helmuth von Moltke’de bu ilişkiyi güçlendirmeye çalışmaktadır. Buna paralel olarak 1882 yılından itibaren ordunun eğitimi amacıyla Alman subayları düzenli olarak Türkiye’ye gelmeye başlamış ve ilk gelenler arasında hemen generalliğe yükseltilen Albay Colmar von Goltz (Golç Paşa)’nın ardından çabuk ve kolay rütbe almak arzusunda olan subaylar İstanbul’a koşmuşlardı. 14 Aralık 1913’te General Liman von Sanders başkanlığında 42 subaydan oluşan son kafiledekilere Türk üniforması giydirilir ve üst rütbeye yükseltilirler. Almanya’da tümgeneral olan Liman Paşa’ya ise mareşallik rütbesi verilir.

ÇÖKÜŞ

Görevden alınan Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın 1832’de isyan ederek ordusuyla Konya’ya kadar gelmesi, ayaklanan ulusların birer birer bağımsızlıklarını elde ederek kopmaları ve 1853-1856 yıllarında ve sonra 1877-1878’de  Ruslarla hem batıda hem doğuda devam eden savaşların yol açtığı siyasi ve ekonomik sıkıntılar devleti iyice bunaltmıştı. 93 Harbi’de denilen 1877-1878 savaşı sonunda Ruslar, Erzurum’a kadar olan bölgeyi işgal etmişlerdi. 13 Temmuz 1878’de yapılan Berlin Antlaşması ile Erzurum ve Doğubeyazıt geri alındı. Kars, Ardahan, Artvin ve Batum Ruslara bırakıldı.

Girit’te ve Balkanlarda ard arda çıkan isyanlarla iyice çöken Osmanlı, en son kaybettiği Trablusgarp ve Balkan savaşlarından sonra umutsuzluğa düşmüş ve tutunacak bir dal aramaya başlamıştı. Bu dönemde batılı devletler ülkenin elinde kalan son toprak parçalarını aralarında paylaşmak amacıyla planlar ve anlaşmalar yapmaktaydılar. Londra’da yayımlanan Daily News Gazetesi; ”Hastayı biz mi öldürelim, yoksa bırakalım da eceliyle mi ölsün?, Türkler Avrupa’da bir fazlalıktır, pılılarını pırtılarını toplayıp geldikleri Asya’ya geri dönsünler, büyük bir Avrupa savaşı çıkarmadan Osmanlıyı parçalamak herkesin ortak sorunudur” şeklinde manşetler atıyordu.

ENVER PAŞA                                                        

İşte bu ortamda yazımızın girişinde sözünü ettiğimiz 1. Dünya Savaşı başlamıştı  ve giderek yayılıyordu. Bu günlerde yaşanmakta olan iç ve dış sorunlarla bunalan Osmanlı İmparatorluğu bocalamakta, hangi tarafta yer alacağı ve hangi devletlerle ittifak yapacağı sorusuna yanıt aramaktadır. Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ile birlikte savaşan ve Edirne’nin Bulgarlardan kurtarılmasında önemli payı bulunan Enver Paşa bu dönemde devletin yönetimini ele almış, Almanların yanında yer alarak bu savaşa katılmayı ve böylece Balkanlarda kaybedilen toprakları geri almayı, Mısır, İran ve Hindistan’daki Müslümanları kurtarmayı, Kafkaslar ve Orta Asya’daki Türkleri bir bayrak altında toplamayı düşlüyor, ortamın, bu emellerini gerçekleştirebilmek için uygun olduğunu düşünüyordu. Almanların Rusya’ya savaş ilan etmesinden bir gün sonra Osmanlı Kabinesi toplandı ve 2 Ağustos 1914’de Almanlarla ittifak anlaşması imzaladı, aynı gün Genel Seferberlik ilan edildi.

Enver Paşa Harbiye’yi ikincilikle bitirmiş başarılı bir subaydı. Binbaşı iken  Sultan Reşat’ın yeğeni Naciye Sultan’la evlenerek Padişah Damadı olan Enver Bey kısa sürede yükselir ve daha Kurmay Yarbay iken generalliğe terfi ettirilir ve 6 Ocak 1914’te hem Harbiye Nazırı, hem de Genelkurmay Başkanı olur. Bu görevleri alır almaz hemen, 2 mareşal, 3 korgeneral, 30 tümgeneral, 95 tuğgeneral, 184  albay, 236 yarbay ile diğer rütbelilerden oluşan 800 subayı ordudan uzaklaştırır. Kendisi gibi saray damadı olan sınıf  arkadaşı ve harbiye birincisi Kurmay Yarbay Hafız Hakkı Bey’i Genelkurmay İkinci Başkanlığı’na atar. Bu sırada Genelkurmay’daki dört şubeden üçünün başına Alman subaylar getirilmiştir. Böylece Almanların hem askeri hem de siyasi alanlardaki etkileri giderek artmaya başlar.

Seferberliğin ilan edilmesinden sonra Osmanlı’nın savaşa girmekten başka hiçbir seçeneği kalmamıştı. Padişah Sultan Reşat; “Bugün sizlere düşen görev, şimdiye kadar dünyada hiçbir orduya nasip olmamıştır. Dinini, vatanını ve askerlik namusunu silahıyla savunmayı ve padişahı uğrunda ölümü hiçe saymayı bilen Osmanlı ordusu olduğunuzu düşmana etkili bir şekilde gösteriniz. Şehitlerimiz önceki şehitlere zafer müjdeleri götürsün. Sağ kalanlarınızın kavgası kutlu, kılıcı keskin olsun.” diyerek orduya savaş emrini veriyor, Enver Paşa ise; “Sevgili Başkomutanımız, Yüce Halife Efendimiz Hazretlerinin yüksek buyruklarını bildiriyorum. Peygamberimizin manevi desteği ve Kutsal Padişahımızın hayır duası ile ordumuz düşmanlarını yok edecektir. İleri…Daima ileri ki, zafer, şan, şehitlik, cennet hep ileride, ölüm ve alçaklık hep geridedir. Kutsal şehitlerimizin ruhuna Fatiha…Padişahım çok yaşa…” sözleriyle hazırlıksız, yorgun ve yetersiz bir milleti savaşa sürüklüyordu. Bu arada Almanların baskısıyla Sultan Reşat 14 Kasım 1914 günü dünyadaki tüm Müslümanlara Cihad-ı Ekber çağrısında bulundu. Ama hiç bir İslam ülkesi bu çağrıya yanıt vermedi.

CEPHEYE İNTİKAL VE DURUM

Başta İstanbul’daki Selimiye Kışlası olmak üzere, Maltepe, Davutpaşa, Maçka kışlalarından ve Anadolu’nun muhtelif bölgelerinden onbinlerce asker her gün trenleri, yolları iskeleleri dolduruyor, türküler ve  marşlar söyleyerek, “padişahım, çok yaşa” haykırışlarıyla Doğu’ya sevk ediliyordu. İnsan taşımaya  uygun olmayan vagonlarla yapılan bu sevkiyatta demiryollarımız zaten İstanbul’dan, Ankara ve Ulukışla üzerinden ancak Pozantı’ya kadar ulaşabiliyordu. Doğu Anadolu’da demiryolu bulunmuyordu ve 3 ncü Ordu’nun merkezi olan Erzurum’a en yakın tren istasyonu, 900 Km. uzaklıktaki Ulukışla İstasyonuydu. Alman Genelkurmayı’nın yaptığı hesaplamalara göre 3 ncü Ordu’nun tahkim edilebilmesi için 840 lokomotif ve 36 bin vagona ihtiyaç olduğu düşünülüyordu.  Karayolu ulaşımı, hayvanlarla ve  ilkel araçlarla sağlanıyordu. 1914 yılında ülke içinde, İstanbul’da 110, İzmir’de 22, Suriye’de 25 ve diğer yerlerde 30 olmak üzere sadece 187 motorlu araç bulunuyordu. Ordunun elinde ise 6 adet yük kamyonu vardı.

3 ncü Ordu’nun altı aylık erzak stoğunun 88 bin ton buğday, çavdar ve arpa olduğu hesaplanmıştı. Oysa ordunun depolarında toplam bin ton civarında yiyecek stoğu bulunmaktaydı. Dahiliye Nazırlığı’nın  12 Ekim 1914 tarihli genelgesi ile 3 ncü Ordu bölgesindeki valilere kış gelmeden tüm imkanların kullanılarak askeri depoların erzakla doldurulması talimatı verildi. 3 ncü Ordu çevresindeki il ve ilçelerin bu yardımları, en yakın kolordulara göre koordine edildi. Ayrıca bütün yurtta her haneden bir elbise verilmesi ve gerekli eşyaların toplatılması kampanyası başlatıldı. İaşe ve diğer yardımların ulaştırıldığı yollardan biri Trabzon-Erzurum arasındaki şose yoldu. Bu güzergahta, 4 adat yük otosu, 826 adet kağnı, 1675 deve, 365 at, katır ve eşekle  yapılan taşıma işi, büyük güçlüklerle  ve en az 30 günde gerçekleşiyordu. Diğer bir ulaşım yolu ise Musul ve Kerkük’ten başlıyor, toplanan iaşe, tahsis edilen 346 adet deve ile Cizre ve Siirt’e getiriliyor, oradan katırlarla ordu bölgesine ulaştırılıyordu.

ALMAN TAKTİĞİ

Bu sırada gerekli ortam doğdu. Akdeniz’de İngiliz donanması tarafından sıkıştırılan Goeben ve Breslau adlı Alman zırhlıları kaçarken Çanakkale Boğazı’nı geçti ve 10 Ağustos 1914 günü İstanbul önlerine demirledi. Bu gelişmelerden  Enver Paşa dışında kimsenin haberi yoktu ve Almanların bu konudaki isteklerine de izni O vermişti. Sadrazam Said Halim Paşa ve diğer hükümet yetkililerine “BİR ÇOCUĞUMUZ OLDU” şeklindeki müjdeyi de! kendisi verdi.

Gemilere Yavuz ve Midilli adları verildi. Personeline Osmanlı Üniformaları giydirildi. Zırhlılara Türk Bayrağı çekildi ama Amiral Souchon inat ediyor, gemilerdeki amirallik forsunu indirmiyordu. Üstelik donanma komutanı Yarbay Arif Bey’de bu amiralin emrine verilmişti. Bu arada Alman amiral donanmada bazı subaylarımızı görevlerinden uzaklaştırmış, yerlerine Alman subaylar atamıştı.                                 

Nihayet 1914 yılının 28 Ekim günü iki Alman zırhlısı Karadeniz’e açıldı ve Odessa ile Sivastopol’u bombaladılar. Dört gün sonra, 1 Kasım günü sabah 04.00’ten en itibaren savaş yeniden başladı. Rusların 1. Kafkas Kolordusu Sarıkamış’tan Erzurum’a, 4. Kafkas Kolordusu’da Erivan’dan Doğubeyazıt’a yöneldi. Rus birlikleri sınır birliklerimizi hızla geçerek Horasan’ı ele geçirdi. 2 Kasım’da ise. İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden oluşan müttefik donanması Çanakkale’nin dış tabyalarını bombalamaya başlamıştı.

KARADENİZ’DE FACİA

Almanların dayatmaları ve baskılarıyla savaşa sürüklenen Osmanlı buna hazır değildi. Rus saldırılarını önlemekle görevlendirilen 3. Ordu personel, silah ve mühimmat, araç-gereç ve lojistik yönlerden yetersizdi. Son dönemlerde yaşanan yenilgiler, toprak ve insan kayıpları sadece askeri alanda değil, tüm ülkede bir moral çöküntüsü, yılgınlık ve bitkinlik yaratmıştı. İklim koşulları ve hastalıklar da bir başka sorunu oluşturuyordu.

Doğu Anadolu’yu savunmakla görevli 3 ncü Ordu’nun takviyesi amacıyla elde mevcut bütün olanaklar seferber edilmişti. Halk elinde nesi varsa cepheye giden askerine gönderiyordu.   Bu yardımların ulaştırılması deniz yoluyla da yapılıyor, bu amaçla  İstanbul-Trabzon hattı kullanılıyordu. 7 Kasım 1914 günü Zonguldak’ı bombalayarak dönmekte olan Rus donanması, İstanbul’a kömür götürmekte olan Nikea adlı yük gemisini batırdıktan sonra, Mithatpaşa, Cezm-i Alem ve Bahr-i Ahmer isimli gemilerimizle karşılaştı. Askeri malzemeler, gıda, kışlık giysiler ve Berliot tipi iki keşif uçağı ile 3 bine yakın asker taşıyan bu gemiler son derece önemli olan yüklerini İstanbul’dan Trabzon’a götürüyorlardı. Rus donanması, Ereğli açıklarında bu üç gemiyi de batırdı. Kurtulan 167 kişi Ruslara tutsak oldu ve Sibirya’da 7 yıllık bir esaretten sonra yurda dönebildi.

ÜÇÜNCÜ ORDU

3. Ordu, 9,10 ve 11’nci Kolordular ile 2’nci Süvari Tümeni’nden oluşuyor toplam mevcudu 118.174 kişiye ulaşıyordu. Büyük güçlüklerle trenle Ulukışla’ya kadar Irak’tan getirilen 3500 mevcutlu Bağdat Tümeni yazlık giysileriyle kırk günlük yorucu bir yürüyüşten sonra 3 ncü Ordu’ya katılabilmiştı. Ayrıca mevcutları 20 bini bulan Yedek- Aşiret Süvari Tümenleri’ de 3 ncü Ordu bünyesindeydi ama, askeri disiplin ve eğitim görmemiş, farklı silah ve giysileri olan  bu birliklerin çoğu daha savaşın ikinci günü düşmanın topçu ateşi karşısında şaşkına dönmüş ve dağılmışlardı.

ÜÇÜNCÜ ORDU KOMUTANI HASAN İZZET PAŞA

Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa, emrindeki kolordu komutanlarından daha ast rütbeli olmasına karşın, Enver Paşa tarafından ordu komutanlığına getirilmişti. Enver Paşa, Harbiye’de hocası olan Hasan İzzet Paşa’ya büyük saygı duyuyordu. Ancak savaşla ilgili görüşleri farklı olduğundan O’nu pasif buluyordu. Harekat’ı yakından izlemek üzere önce Yavuz zırhlısıyla Trabzon’a, oradan karayoluyla 12 Aralık günü Erzurum’a gelen Enver Paşa, yanında Kurmay Başkanı Bronsart Paşa ve Harekat Şube Müdürü Feldman ile ordu ve kolordu komutanlarıyla görüşür ve ardından birlikleri denetlemeye başlar. Bu denetleme sırasında bütün cepheyi dolaşan Enver Paşa askerlerin çoğunun çıplak ve aç olduğunu görür. Daha 33 yaşındaki, hem Harbiye Nazırı, hem Genelkurmay Başkanı ve hem de Başkomutan Vekili olan Enver Paşa büyük ideal ve düşlerinden vazgeçmez. Rusları yeneceğine ve Kafkasya’yı alacağına inanmaktadır. Köprüköy’e döner dönmez tüm orduya hitaben bir bildiri yayınlar. Bu bildiri ile askerlerine; “Karşımızdaki düşman sizlerden korkuyor. Yakın zamanda saldırıya geçerek Kafkasya’ya gireceğiz. Rusları yendik mi, mahvettik demektir. Tüm İslam alemi bunu bekliyor.” diye sesleniyordu.

Enver Paşa, savunma yanlısı olan ve saldırının baharda, daha iyi iklim koşullarında yapılmasını düşünen Hasan İzzet Paşa ile çelişen fikirleri yüzünden O’nu görevden almak istemekte, fakat saygısı yüzünden buna karar verememektedir. Bunu anlayan Hasan İzzet Paşa 18 Aralık günü görevinden istifa eder. İstifayı kabul eden Enver Paşa, 3 ncü Ordu Komutanlığına, 27 Kasım günü, Trabzon’dan yaylı bir at arabası ile cepheye gelen ve 10 ncu Kolordu Komutanlığı’na atadığı, Genelkurmay İkinci Başkanı  ve yakın arkadaşı Hafız Hakkı Paşa’yı düşünmektedir.  Fakat savaşın kazanılması halinde Hafız Hakkı Paşa’nın ünü ve etkisinin artacağından, kendisine rakip olacağından kaygı duymaktadır. Bunun üzerine 3 ncü Ordu Komutanlığını da kendi üstüne alır.

RUSLAR

Osmanlı Ordusunun karşısında tertiplenen Rus kuvvetleri  6 grup halinde teşkil edilmişlerdir. Sarıkamış Grubu General Berhman komutasında, Oltu Grubu General İstomin komutasında olup, Karadeniz Grubu, Erivan, İran ve Azerbaycan Gruplarıyla toplam 100 bin kişiden fazladır. Rus ordusu moral ve donanım bakımından bizden çok üstündü. İkmal yolları açık, her türlü silah, cephane, yiyecek ve giyecek takviyesi anında sağlanıyordu. Ayrıca daha savaş başlamadan doğudaki Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerle, Kafkasya Ermenilerinden, Ruslar tarafından örgütlenerek oluşturulan 4 Ermeni taburu da bu kuvvete dahil olmuşlardır. Dahası Osmanlı Askeri iken firar eden çok sayıda Ermeni de Ruslara katılmışlardır.          

TİFÜS

Yazımızın başlığında yer alan yenilgi nedenleri olan soğuk, açlık ve yokluk dışında hastalıklar da bu sonuçta önemli rol oynamıştır. Özellikle kışla birlikte yayılan tifüs salgını bir türlü önlenememiş, onbinlerce vatan evladının yitirilmesine yol açmıştır. Tifüslü askerleri kurtarmak için insanüstü çaba harcayan doktorlar ve diğer sağlık elemanları da bu hastalığa yakalanmaktan kurtulamamıştır. 132 doktor, 25 eczacı, 1 dişçi ve yardımcı doktor olarak görev yapan 7 tıp son sınıf öğrencisi tifüs nedeniyle yaşamlarını yitirmişlerdir. Tifüsü atlatan ancak bitap düşen tıp elemanları, İstanbul’dan getirilecek olanlarla yerlerinin değiştirilmesi teklifini; “buraya gelecek olanların bu hastalığa yakalanması kaçınılmazdır, onları da ölümün kucağına atmak doğru değildir” diyerek şiddetle reddetmişlerdir. Hastalığın pençesinden kurtulamayan onbinlerce askerin yanı sıra 10 ncu Kolordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa da tifüse yakalanmış ve 12 Şubat 1915 gecesi Hasankale’de bu acı sondan kurtulamamış, Karskapı’da toprağa verilmiştir..

Bu yazıya başlarken amacımız; bir savaş ceridesi gibi cephede meydana gelen olayları, muharebe aşamalarını anlatmak değildi. Savaş tarihçilerinin ve araştırmacıların bu konuda ortaya koyduğu sayısız kitap, yazı ve araştırma var. Savaş öncesi dünyanın ve ülkenin içinde bulunduğu koşullar, koskoca imparatorluğun karşılaştığı baskılar, zorluklar ve ihanetler, yetkin kişilerin hırs, inat ve hayallerinin sebep olduğu sonuçlar ile taktik ve stratejik hataların yol açtığı acı yıkımın nedenlerini irdelemekti amacımız.

SON’UN BAŞLANGICI

Tarihe Sarıkamış Faciası olarak geçen ve Sarıkamış’ın önce kuşatılması, sonra ele geçirilmesi hedeflenen  harekatla Ruslar için büyük önem taşıyan Kars yolu kesilecek, böylece zaferin yolu açılacaktı. Harekatın 9 maddeden oluşan emri 19 Aralık günü Köprüköy’de bulunan Enver Paşa’nın yanındaki Alman Yarbay Feldman tarafından hazırlandı ve üç gün sonra 22 Aralık’ta uygulanmaya başladı.

22 Aralık 1914’te başlayan bu harekat hatırlandıkça bu hazin olay milletimiz için hep derin bir üzüntünün buruk bir acının kaynağını oluşturur. Savaşın devam ettiği kısa zaman dilimi içinde yitirdiğimiz onbinlerce vatan evladının yüreklerimize yerleşen fedakarlıkları ve hafızalarımızda yer eden kahramanlıkları Yüce Türk Milleti’ne özgü bir davranış biçimidir.

HERŞEYE RAĞMEN

Sarıkamış Harekatı olarak bazılarınca tarihimizde bir yenilgi, bir hezimet olarak değerlendirilen bu mücadelede sanılanın aksine, birçok zafer ve başarı nedense hep göz ardı edilir. Oysa; Kahraman Mehmetçiğin düşmana karşı verdiği bu kutsal mücadele, her türlü yokluk ve zorluğa karşın başarı ve zaferleriyle de hatırlanmalıdır. Örnek vermek gerekirse; 23 Aralık’ta 31 nci Tümen, Yeniköy Boğazı’nda Rusların artçı kuvvetlerini bozguna uğrattı ve 1 albay, 4 subay, 1150 er esir aldı, 4 top, 5 makinalı tüfek ele geçirdi. Hafız Hakkı Paşa komutasındaki 10 ncu Kolordu, iki bölüğü esir aldı. 9 ncu Kolordu’nun 29 ncu Tümeni Çıtak’ ele geçirdi. 24 Aralık’ta 10 ncu Kolordu Kosor’a ilerledi ve Rus öncü kuvvetlerini yok etti. 27 Aralık’ta Allahüekber dağını aştı. 19 ncu Süvari Alayı Yenişehir’i aldı. 28 nci Tümen Bardız’ı ele geçirdi. 33 ncü Tümen, Yolgeçmez ve Karahamza’yı düşmandan kurtardı. 32 nci Tümen aynı gün Akmezar ve Çilhoroz’dan düşmanı geri püskürttü. 3 Ocak’ta taarruza kalkan 11 nci Kolordu, Karaurgan’ı ele geçirdi. Rusların yaptığı demiryolu havaya uçurularak Kars- Sarıkamış ikmal hattı kesildi.

HAZİN SON

3 ncü Ordu sadece karşısındaki üstün düşmanla çarpışmadı. Bazı günlerde -30, -40 dereceyi bulan soğuklar, açlık ve yokluklar, onun baş edemediği asıl düşmanlarıydı. Genelkurmay Başkanlığı’nın 1933 yılında yaptığı bir araştırmaya göre, 120 bin kişilik Osmanlı Ordusu’nun  çoğu karlar altında kalmış,  geriye ancak 12 bin kişi dönebilmişti. (*)

Bir başka tarafta, 1915 yılı başlarında Cemal Paşa komutasındaki 4 ncü Ordu Kanal Harekatı’nda Mısır çöllerinde büyük kayıplar veriyorken, aynı milletin evlatları, aynı  tarihlerde başlayan Çanakkale Savaşları’nda, önce denizde, sonra karada gösterdikleri kahramanlıklarla destanlar yazıyordu.

SON NOTLAR

Enver Paşa, 8 Ocak’ta 3 ncü Ordu Komutanlığını Hafız Hakkı Paşa’ya devreder ve  9 Ocak günü yanındaki Bronsart Paşa ve Rauf Bey’le birlikte cepheden ayrılır. Ulukışla’da hazırlatılan trenle İstanbul’a döner. Yol boyunca hep sayıklamaktadır. “Bütün ordu mahvoldu, bütün ordu mahvoldu”

Çanakkale savunmasında  5 nci Ordu Komutanı olan Mareşal Liman von Sanders’in korkunç sonucu gördükten sonra açıklaması şu şekildeydi: “Enver’in böyle bir maceraya atılmaması için çok uğraştım. Enver 3 ncü Ordu’nun komutanlığını bana teklif edip harekat planlarını açıkladığında reddetmiş ve bu harekatın gerçekleşme imkanı bulunmadığını belirtmiştim. Yanındaki kifayetsiz ve muhteris adamların sayısı, aklı başında olanlardan çok fazlaydı. Enver, kurmayları olan General Bronsart Paşa’ya, Harekat Şubesi Başkanı Yarbay Feldman ile Albay  Guise’nin planlarına çok güveniyordu.”

Sofya Ataşemiliterliği görevinden İstanbul’a dönen ve Gelibolu’daki 19 ncu Tümen Komutanlığı’na atanan Yarbay Mustafa Kemal, Enver Paşa’yı karargahında ziyaret ettiğinde O’nu yorgun, zayıflamış ve rengi solmuş bir halde görür. “Ne oldu, şimdiki durum nedir?” diye sorar. “Çarpıştık…iyidir” yanıtını alır. Atandığı yeni görevi için teşekkür eder ve yanından ayrılır.

Vetluga Irmağı adlı kitabında, CHP önceki Grup Başkan Vekillerinden  Dr. Ali Nejat ÖLÇEN, babası Üsteğmen Mehmet Arif’in anılarını anlatırken şunları yazmaktadır: ”1913’te İstanbul’daki Harbiye’den mezun olan Üsteğmen Mehmet Arif, Doğu cephesinde Köprüköy savaşına katılır. Daha sonra Erzurum’u savunmakta olan birliklerde görev alır. Mehmet Arif, 3050 rakımlı tepeden kendi alayına katılmak emrini aldığında, bölüğü ile birlikte Üç Kilise Köyünden geçerek alayına ulaşır. Kuzeydoğudan gelen saldırı sonucunda alayın tamamı neredeyse yok olur. Kalan asker ve subaylar tutsak alınır. Mehmet Arif, Rusya içlerinde, Vetluga Irmağı kıyısındaki Varnavin kasabasında 3 yıla yakın bir tutsaklıktan sonra yerli halktan tanıdıklarının da yardımlarıyla kaçarak Polonya üzerinden İstanbul’a gelebilir. Mehmet Arif ve diğer esir subayların esaret sırasında yerli halk ile aralarında başlayan ilişki, sonradan güzel bir dostluğa dönüşmüştür.” Bu yaşanmış kısa öykü, savaşlarda birbirlerini öldürmeye çalışanların ileride dostluklar kurabileceğine de güzel bir örnektir. Sarıkamış Faciası’ndan dört yıl sonra Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattığı Milli Mücadele ve sonrasındaki İstiklal Savaşında, Sovyetler Birliği’nin yaptığı yardımlar, düşmanlıkların devletler arasında bile bir gün barışa ve dostluğa dönüşebileceğinin özgün bir kanıtıdır.

Türküler yakıldı, ağıtlar söylendi Sarıkamış şehitlerine…Analar, bacılar, eşler acılarını hem gözyaşlarıyla, hem nağmelerle dile getirdiler. Evlatlarını,

 “Güle güle askere

Tez gelesin tezkere

Sarıkamış dağları

Yol ver bizim askere” diyerek uğurluyor,

Sarıkamış’ta üç kardeşi şehit olan Kayseri’nin  Sarız İlçesi Okkalı Köyü’nden Sultan Bacı ise acısını dizeleriyle terennüm edip yüreğine gömüyordu.

Sarıkamış ne aralı                          Binbaşı önüne düştü

Kimi ölmüş kimi yaralı                  Redif bayrağını açtı

Daha bunu duymuş var mı            Ayrıldı ana kuzusu

Yalan dünya kurulalı                     Ahret hakkın helalleşti

RUHLARI  ŞADOLSUN!..

 

ONLAR DÜŞMANA DEĞİL; SOĞUĞA, AÇLIĞA VE YOKLUĞA YENİLDİLER.

 

Kaynakça :                                                                                                                   Fikret GÖKÇE

                                                                                                              Mak. Müh.

1- Sarıkamış Faciası       Hanri BENAZUS                                        T.Muharip Gaziler Derneği

2 –Sarıkamış Şehitleri    T.C. Kars Valiliği                                        E. Genel Başkan Yardımcısı

3 –Vetluga Irmağı      Ali Nejat ÖLÇEN                

4 –Sarıkamış’a Varamadan      Recep ERGÜL                                                                                         

 

(*)  Eski bir asker ve tarihçi bilim insanı Prof. Dr. Sayın Cemalettin TAŞKIRAN, Genelkurmay kaynaklarına dayanarak bu sayının 42 bin olduğunu belirtmekte ayrıca, 15 bin askerimizin Ruslara esir düştüğünü, hastalık sonucu ölenler ve firarlar sonucu gerçek kayıplarımızın 60 bin dolayında olduğunu ifade etmektedir.

 30.12.13

Değerlendir (1 oy, ortalama 5.00 yıldız)