Renk Değiştir Lila Mor Siyah Turkuaz Yazı Boyutu A A A | Erişilebilirlik | Kontrast Renk Pembe Sarı
Yaşadıkça
Site Google Bing

Mehmet Kızıltaş

mkiziltas@yasadikca.com

Türkiye’de Engelli Sivil Toplum Kuruluşu Gücü Bitti

Bir varmış bir yokmuş. Bir zamanlar mutlu mutlu samimi mücadelelerimiz vardı. Herşey önce sokağa çıkmak sonra birey olarak kabul edilmek içindi. Daha sonra eğitim, istihdam ve medikal araçlara rahatlıkla ulaşabilmek için önceliklere göre sıra sıra talep ettiğimiz ihtiyaçlarımız vardı. Oysa masallardaki gibi toz pembeydi düşümüz. Çok bir şey de istemiyorduk. Tek amacımız eşit ve birlikte yaşama standartlarına ulaşmaktı. Bu düşümüzü ne yazık ki bitirdiler. Şimdi ise uyanma ve gerçekler zamanı.


Engellilerin hak temelli kazanımları son 30-40 yıl geriye dönüp baktığınızda devrim niteliğinde değişim ve kazanımlar olduğunu söylemem kimilerine fantastik ve fazla gelebilir. Daha önceki dönemlerde düşünülmesi dahi imkansız olan haklar/imkanlar bugün büyük bir bölümü engelliler ve ailelerine sunulmuş durumda. (Eksik hatta yetersiz görülse de…) Buraya kadar herşey çok güzel. Ancak gel gelelim ki engellilerin önceden elde ettikleri kazanımlarının/haklarının eksik ve yanlış olanların düzeltilmesi için çalışmalar yapılsa da diğer taraftan var olan elde edilmiş hakların ise bir kısıtlama ya da tamamen ortadan kalktığını dikkat ettiğinizde görebilirsiniz.


Dünyanın her yerinde engellilerin eşit yaşama koşullarına ulaşma standardı tamamlanmış olmuş diyebileceğimiz örnek bir ülke yok. Bazı ülkelerin çok iyi hak temelli fırsatları olsa da eksik ya da yetersiz kalan yönleri de o kadar çok olabiliyor. Ayrımcılık ve önyargı her ülkenin çözemediği, tamamen önüne geçemediği en büyük problemlerin başında geliyor. Toplumun eğitim düzeyi ne kadar yükse olursa olsun birlikte yaşama refleksleri çok çok üst düzeyde gelişmediği sürece bu problem nesilden nesile genetik kod gibi aktarılarak devam edip duruyor. Bu çok iyi uygulanan yasalar ya da yaşam standartları ile de olmuyor. Dünya engellilerin problemlerine haliyle çözüm sunma konusunda yetersiz kalıyor. Çünkü her toplumun kendine özgü sosyal-ekonomik sosyo-kültürel farklılıkları nedeniyle beklentileri değişebiliyor.


Örneğin en kırsal bölgede yaşayan engeli bireyin evinden sokağa çıkabileceği mimari düzenlemelere ve en basitinden bir koltuk değneğine, orteze, proteze, ortopedik özel ayakkabıya veya tekerlekli sandalyeye ihtiyaç duyarken batıda Danimarka ya da İngiltere’de engelli bireylerin talepleri kimisine göre uygun görülmeyecek olsa da seks gibi cinsel istekler olabiliyor. Bunların dışında ise seyahat, tatil, kültür turizmi ya da daha da uçuk da olabiliyor. Hatta tanık olduğum bazı ülkeler sınır tanımayan bireysel özgürlük başlığı altında özel taleplerini yerine getirmesi için fon ya da para desteği dahi sunabiliyor. 


İnsanların toplumsal refah düzeyleri yüksek olsa da insanların ihtiyaç ve beklentileri sahip oldukları imkan ve yaşadıkları toplumlara göre her zaman değişkenlik gösterebiliyor.


Elbette engelliler olarak bizlerin de her insan gibi eşit yaşam hakkına sahip olduğumuz unutulmamalı. Buna rağmen her engelli için yukarıda bahsettiğim gibi yaşadığı toplum, kültür ve ekonomik gerekçeler sınırlayıcı olabiliyor.


Ülkemize gelecek olursak engellilerle ilgili sivil toplum kuruluşları adeta belediye ya da siyasi partilerin arka bahçesine dönüştü. Haliyle engellilerin kitlesel bir temsili ne yazık ki çok zayıf biraz daha açık olmam gerekirse hiç yok da diyebilirim. Bir dernek başkanı dernek kirasını, yemeğini ve ulaşım ihtiyacını bulunduğu il, ilçe belediyesi gibi değişik kamu kurumlarından alıyorsa artık eli kolu baştan bağlanmış demektir. Bunun başlıca sebebi ise bağımsız hareket etmeleri sağlayacak sürdürülebilir gelirlerinin olmaması. STK’ları ayakta tutacak üye aidatları ve bağış gelirleri yetersiz olunca masraflar da karşılanamıyor. Ya da üyelerin ayakta tutmasını sağlayacak destekleri yetersiz kalıyor. Çoğu zaman sistem vermekten çok almaya alıştırdığı için düzenli dernek aidatları tahsil edilemiyor. Bu durumda STK'lar, yaşadığı il ya da ilçelerde belediye gibi kamu kurumlarının engellilerle ilgili zorunlu hizmetlerinde eksiklik bir yanlışlık gördüğünde sesini çıkardığı anda kapı dışarı olacağını bildiği için görmezden geliyor. Ses çıkarsa da bu kısık oluyor. Bu şekilde olunca da dinleyen kişi doğru ve duyarlı ise kısmen düzeltiliyor. Değilse hiçbir şekilde dikkate dahi alınmıyor. Vur patlasın çal oynasın eğlenceler gibi basit etkinlikler yaparak engellilerin problemleri çözdüğünü sanan belediye ya da kamu kurumları ile karşı karşıya kalıyoruz.


Peki bu durumda dernek ya da vakıflar misyonlarına ters tutumları nedeniyle kitlesel temsil güçlerini kaybetmiş olmuyor mu? 


Hani hak savunuculuğu yaparak dezavantajlı grupların sesi olmak için yola çıkmıştık! Nerede savunucular?


Hani hedef kitlemizin hak savunuculuğunu yaparken siyasilerin, yerel yönetimlerin üstünde bir kültür ile herkese eşit mesafede ve diyalog içinde olacaktık! 


Ne yazık ki bugün derneklerin hemen hemen birçoğu (aralarında gerçek STK olarak kalanlar dışında) misyonları dışında siyasi kimlik sahibi olmak ve kişisel çıkarlarına hizmet etmek için çalışıyorlar. 


Hatta belediyeden destek alan bazı dernekler üzülerek söylemem gerekirse belediyenin bağlı olduğu partinin seçim bürolarında görevlendiriliyor ve çalıştırılıyorlar. Mitinglerinde boy gösteren ya da mecburen olmak zorunda olanlar dışında derneği kendi siyasi propagandasına dönüştüren kişileri de görüyoruz. Bağımsız her görüş ve düşünceye eşit mesafede olmadığımız zaman gerçek STK olma vizyonu ve misyonunu da otomatik olarak ortadan kaldırmış oluyoruz. Kimileri farkında. Kimileri farkında değil. Kimilerinin de hiçbiri umurunda değil günlük anlık çıkarına bakıyorlar.


Hatta bazı yöneticiler temsil ettiği grupların ağızlarına bir parmak bal sürme misali (yemek, erzak, tekerlekli sandalye dağıtımı, geziler vb. gibi etkinlikler düzenleyerek) gizliden gizliye milletvekili olmak için sürekli bir parti temsilcisi peşinde koşmak, vekil ve bakan avcılığı yapmaktan öteye geçemediğini sosyal medyadan rahatlıkla görebiliyoruz. Unutmadan kişisel ve ekonomik çıkarlarını arttırmak için dernek ve vakıfların sağladığı fırsatlara ulaşmak için bir anahtar ve şirket gibi kullanan STK yöneticileri de var.


Bildiğim ve çok sert olarak eleştirdiğim bu durumun daha derinine inmeden yazdığım STK tablosunda engellilik davası ve hak savunuculuğunu konuşmamız imkansız. Hatta bu gerçeklerle bir şeylerin düzelmesi için beklemek de saflık olur.


Bakın ÖTV muafiyetinde bizzat en yetkili isimlere 3 rapor, hatta Cumhurbaşkanımıza da 13 maddelik yazılar yazdım tüm çaba eskiden gerçek engelli hak sahipleri olarak edindiğimiz haklarımızı süistimal edenler yüzünden kaybetmemek ya da sınırlandırılmaması içindi. Peki ne oldu bakan ve müsteşarlar biz yaptık oldu bittiye getirdiler. 1 Ocak itibari ile de yürürlüğe girdi. Benim de içinde olduğum birçok aile ve kişilerin bireysel mücadele ve kulisleri olmasaydı belki de vergilerle 200 bin TL dahi olmayacaktı. Bakan ve müsteşarların dahi engelli haklarını kıskanan tavırları ile bir yere ulaşmak bu ülkede imkansız. Peki bu yanlışlık sonrası kaç engelli derneği tepki gösteri? Ya da tüm STK’ları bir arada tutan federasyonlar, konfederasyon kitlesel eylem planı çağrısı ile tüm ülkede eş zamanlı birlik beraberlik çağrısı ile hükümetin farkındalığı için yapıcı eylem yaptı mı? Hiçbiri.


Neden olmadı? Çünkü amacımız hak savunuculuğu misyonuna uygun hareket etmek olmadığı için. Amaç gerçeği söylemek gerekirse bireysel çıkarlarımız için aldığımız destek ve kaynakları kaybetmemek için. Derneği kartvizit olarak kullanmak için. Durum böyle olunca tüm STK’ların hak savunuculuğu için bir araya gelmeleri düşünülemez!


Bu sorulara hepimizin cevap vermesi gerekir. 


Engellilerle ilgili bir kişi bireysel çıkarları ile ters düşmedikçe asla başkasına destek vermiyor hatta kılını dahi kıpırdatmıyor. Oysa bugün bana yarın sana olacaktır. Bu gemide hepimizin olduğunu unutuyoruz. Gemi su alınca hepimiz etkilenir batarız. Şuanda da batıyoruz kimin umurunda... Ne kadar birlik ve beraberlik içinde hareket edersek o kadar da çok güçlü, diri kazanımlarımız olur. Ancak böyle bir kavram artık Türkiye’de yok. Çünkü Türkiye’de STK birliği ve gücü bittiii. 


Engellilere verilen hakları çok görüp müsteşar ya da bürokratların kıskançlıkları bitmedikçe siyasi iradenin ben yaptım oldu demek yerine tüm ilgili birimlerin görüş ve düşüncelerine saygı göstermedikçe ülkemizde engelliler ve ailelerine farkında olmadan bir hak verilir bir hak da alınmış olur. Örneğin eskiden KDV’nin yarısı ödenirdi, ÖTV de zaten engellilerin araç alımlarında yoktu. Hatta 1.6 motor sınırı da yoktu. Oysa bugün KDV var ve araç alım sınırı tüm vergiler dahil 200 bin TL oldu. Peki tekerlekli sandalye kullanan ya da bir aile olan engelliler geniş bagajlı bir arabayı 200 bin TL’ye 1.6 motor üstünde oldukları için alabilirler mi? Hayır. 1.6 motor sınırı kaldırıldı ama bakanlık kendi istediğini her şeye rağmen (tüm tepki ve önerilere rağmen) yapıp sınırladı. Bugün sahip olduğumuz arabaları değiştirmek istediğimiz de dahi geniş bagajlı araba asla alamayacağız. 1.6 motor sınırının kalkması bir parmak bal çalar gibi hak sınırlaması yapmayı sağlamak için dikkatleri dağıtmak değil mi? Ardından sosyal medya da kitlesel tepkiler yavaş yavaş artarken birden EKPSS ile kamuda atama müjdesi ile adeta gündem ve konunun rüzgârı değişti ve tepkiler ortadan kalkmış oldu. Bugün konuşan dahi yok. Ne oldu bakan haklı çıktı. Ben yaptım oldu bitti ile.


%90 ve üzeri raporu olanlar için alınan araçları birinci dereceden aileleri dışındakilerin de kullanmasına olanak sağlayan yasal düzenlemeyi kim çıkarttı? Madem ki fırsatçı ve hak gaspçılarına karşı önlem alınmak isteniyor o zaman %90 ve üzeri rapor ile araç alanlara yeniden eski düzenleme getirilebilirdi. Bu düzenleme birinci dereceden yakınları dışındaki kişilerin ÖTV muafiyeti ile alınan araçların kullanımı yasaklanarak bu iş çözülebilirdi. Daha da ileriye gidecek olursak yaşlılar için 200 bin TL sınırı da getirilebilirdi. Ama hiçbiri olmadı.


Neymiş bakanlığın kızdığı durum bir alman markası arabadan ÖTV muafiyeti ile 55bin adet alınmış. Diğer taraftan engelliler çok lüks Alman arabalarına biniyorlarmış. Hatta bir yazar Twitter’dan diğeri de gazete köşesinden engellilerin lüks araçlara bindiğini de bahane ederek gündeme taşıması müsteşar ve bakanlıkça dikkate alındı. Fırsat bu fırsat diyerek adeta kısıtlamak için hazır bahane bekler gibi durumu daha kötü yaptılar. Oysa mimari engeller, toplu taşıma araçlarının uygunsuzluğu için tekerlekli sandalye, koltuk değneği, ortez ve protez kullanan vb. gibi engelli grupları için iş ve sosyal yaşamda var olmak anlamına geliyor arabalar. 


Fırsatçıların çevresinde yaşlı ve %90 engeli olan kişileri çevrelerinde adeta avlayarak üzerine haksız yere araba alarak devleti zarara sokanlar yüzünden bizler en değerli haklarımızdan birini süistimal edenler yüzünden cezalandırılarak sınırlandırıldık.  Kazanan kim hiç kimse. Kaybeden kim 10 milyon engelli anne ve baba ile birlikte 30 milyon kişi.


Bu durum sadece ÖTV muafiyeti için sınırlı değil. Türkiye’de binlerce engelli SGK prim süresi dolmasına rağmen emekli olamıyor. Sebep Maliye Bakanlığı’nın Sağlık Bakanlığı tarafından verilen engelli raporlarını kabul etmemesi. Hatta örnek verecek olursam çocuk felci nedeniyle sağ bacağını kullanamayan bir engelli Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerin sağlık kurullarından %40 engelli rapor alıyor. Düzelme olmadan ilerleyen yaşa göre hareket kısıtlığı yaşam kalitesi de düşmesine rağmen Maliye Bakanlığı’na emeklilik başvuru yaptığınızda Sağlık Bakanlığı raporunu kabul etmeyerek 3.2 tablosuna göre yeniden rapor isteniyor. Bu tabloya göre bakıldığında oran otomatik olarak %18 ya da altına da düşebiliyor. %40 oranı altına düşen kırpılan raporla da emekli edilmiyorsunuz.


Neden Sağlık Bakanlığı engellisiniz diyerek yıllarca %40 rapor veriyor? Engelli değilse o zaman engelini de alın olup bitsin. Emekli olmaya da gerek kalmıyor zaten.


Bu duruma bile SKT’lar ses çıkarmıyor. Aile ve Sosyal Politikalar Eski Bakanı Fatma Şahin’in döneminde rapor probleminin ortadan kaldırılması ICF uyumluluğunu da sağlamak ve mağduriyetleri ortadan kaldırmak için 3 bakanlığın (Sağlık, Maliye, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı) içinde olduğu ortak bir projeye başlamışlardı. Ancak proje ekibi, yöneticileri ve bakanların değişmesi ile ortada kaldı. Aldığım bilgiye göre yeniden önceliğe alınması için bir çalışma başlamış. Umarım bir an önce proje hayata geçer. Çünkü rapor kırpılması nedeniyle binlerce engelli mağdur olmaya devam ediyor. Bu kimin umurunda ki?  Bunun gibi daha bir eksik ya da yetersiz kalan engelli haklarını dile getiren konuşan ya da hükümet ile müzakere eden/edebilecek dikkate alınan bir STK yok.


Sahada, mecliste nitelikli ve yetkin temsil gücüne o kadar çok ihtiyaç var kiii. Bunu yapabilecek kişilere de ne yazık ki fırsat ve destek de verilmiyor. Herkes ben ben neden o neden ben değilim modunda. Örneğin bir milletvekili aday adaylığı başvurularına bakın tasını tarağını toplayanları başvuru kuyruğunda görürsünüz. Kimileri eğlence kimileri hava atmak kimileri de sosyal çevresi için bir etiket ve unvan kazanmak için başvuru yapıyor. Oysa milletvekili olabilmek için 10 milyon engelli kamuoyunun ihtiyaç ve beklentilerini çok iyi bilmek gerekir. Kitlesel temsil gücüne sahip olmak kişisel ve parti içinde temsil edilen hedef kitlenin çıkarları için yapıcı, kucaklayıcı, doğru ve güçlü dile sahip olmak gerekir. Meclise giren partiye yaranabilmek yeniden milletvekili olmak için gayret ediyor. Dışarıda güçlü temsil gücü bekleyen engelliler ise bir kez daha hüsran ve hayal kırıklığı ile karşılaşıyorlar. Engellilerin değil kendisinin ve partisinin vekili olmaktan öteye gidemiyorlar. Eğer her engelli ben ben milletvekili olmalıyım demek yerine 30 milyon gibi kitlesel gücünü kullanıp her bölgede her parti için en doğru adayları niteliklerine göre seçip partilere teklif ile gidilse bakın bakalım o zaman neler neler değişiyor. Neler neler kazanılıyor görebilirsiniz. Ama nerdeee bu sadece bir düş. Önce ayrışmayı, bencilliği, kişisel çıkarları bırakıp birlik beraberlik içinde olmayı başarmalıyız. Yoksa bu devran böyle devam edip gider. Kimse de engellileri takmaz. Herkesin bildiklerini oynamalarına izin veririz.


Artık bireysel çıkarları bırakıp derneklerin nitelik ve yetkinliğini arttırma zamanı. Eğer beğenmiyor ya da yetersiz buluyorsanız ilgili STK’larda elinizi taşın altına koyarak ve görev alarak hareket etmek zorundayız. Yoksa beğenmediğimiz kişilerin bizi yönetmesi ile bir arpa boyu kadar da olsa ileriye gidemeyiz. Engelliliğin siyasi bir rant, bireysel ekonomik çıkarlar için banka ya da farklı fırsatlara ulaşmak için anahtar değil hepsinin de üstünde bir değer olduğu bilincine sahip olmalıyız. Uyarmayı, sorgulamayı asla korkmadan yapmalıyız. Hiç birşey kaybetmezsiniz. Siz sormadıkça size hizmet etme amacı ile kurulan STK’larda bu durum değişmez. 


Ülkemizde sosyal ve ekonomik gücü yerinde ya da daha yüksek olan engelliler ve aileleri de ne yazık ki dernek veya vakıf çatısı altında olmadıkları gibi hak temelli mücadelede de yer almıyorlar. Bunu kendilerinde kabul etmedikleri, engelli kimliği altında anılmak istemedikleri hatta üzülerek eziklik ya da küçüklük olarak görenlere tanık oluyorum. Buna rağmen kişisel çıkarları ile ilgili bir durum olduğunda hemen ilgili dernek ya da bu konularda deneyimli isimleri arayıp yardım ve destek talep edebiliyorlar. Bu gerçeğin benzer örneklerini daha da çoğaltabilirim. Tüm bunları sıraladığımda ülkemizde engellilik kavramının nerede olduğunu daha geniş bir resimden görmenizi istedim. STK’cılıkta dürüst, samimi ve saygılı olmak gibi çok yüksek değerlere sahip olmak gerekir. Değerleri olmayanın kişisel olarak kendini tamamlayamamış olan kişilerin yapacakları ile 1 adım dahi ilerlemek imkansız. Eğer bir şeylerin çok iyi olmasını, değişmesini istiyorsak bunu önce kendimizde sonra sorumluluk almakta daha sonra da harekete geçmek ile başarabiliriz. 

 

13.01.2018  

Değerlendir (Henüz oy almamış)