
José Saramago’nun Körlük romanında insanlar bir sabah gözlerini kaybetmezler yalnızca. Daha tuhaf, daha ürpertici bir şey olur: Gözlerinin önüne karanlık değil, beyaz bir perde iner. Görmemek, karanlığın içinde kaybolmakla değil, beyazlığın içinde yönünü yitirmekle başlar.
Belki de romanın asıl sarsıcı tarafı budur.
Çünkü karanlıkta olduğumuzu biliriz.
Beyazlıkta ise gördüğümüzü sanabiliriz.
İnsanın kendisine kurabileceği en büyük yanılgılardan biri de belki budur: Görmediğini fark etmeden görmek.
Gözlerin açık olması, dünyayla gerçekten karşılaşmaya yetmez.
Bir insanın yüzüne bakarız.
Yüzünü görürüz.
Ama yüzündeki yorgunluğu görmeyebiliriz.
Bir sokağın içinden geçeriz.
Sokağı görürüz.
Ama o sokağın kimler için geçilmez olduğunu fark etmeyebiliriz.
Bir merdivenin önünde dururuz.
Basamakları görürüz.
Fakat o basamakların başka bir insan için nasıl aşılmaz bir duvara dönüştüğünü düşünmeyebiliriz.
Belki de görmenin ilk şartı, baktığımız şeyin bize ait olmayan tarafını da görebilmektir.
Bu yüzden engellilik meselesi yalnızca bedenle ilgili değildir. Bazen asıl mesele, bedenin karşısına çıkarılan dünyadır.
Bir kaldırımın üzerindeki engel, göremeyen bir gözden önce görülebilir.
Bir binanın merdiveni, yürüyemeyen bir bedenden önce fark edilebilir.
Bir işaretin sessizliği, duyamayan bir kulaktan önce düşünülebilir.
Fakat çoğu zaman bunları görmeyiz.
Çünkü hayatımızın içinde bize engel olmayan şeylerin başkasının hayatında nasıl bir duvara dönüştüğünü düşünmek için yalnızca göz yetmez.
Bakış gerekir.
İnsanın bir başka körlüğü de uzağa bakamamasıdır.
Bugünü görürüz.
Yarını değil.
Önümüzde duran çatlağı fark etmeyiz; çatlağın duvarın tamamına yayılacağını düşünmeyiz. Bir ilişkideki sessizliği önemsemeyiz. Bir toplumdaki küçük kırılmaları geçici sayarız. Bir şehrin bazı insanlara yavaş yavaş kapandığını fark etmeyiz.
Sonra bir gün sorun büyür.
Ve biz, sanki gökten düşmüş gibi ona bakarız.
Oysa bazı şeyler birdenbire olmaz.
Bazı felaketler sessizce büyür.
Önce küçük bir işaret olarak gelirler.
Sonra alışkanlığa dönüşürler.
Sonra hayatın kendisi olurlar.
Biz ise çoğu zaman ancak büyüdüklerinde onları görürüz.
Belki de uzağı görememek, yalnızca geleceği tahmin edememek değildir.
Bugünün içinde yarının işaretlerini okuyamamaktır.
Tam burada Kassandra çıkar karşımıza.
Geleceği gören fakat söylediklerine inanılmayan kadın.
Onun trajedisi geleceği görememek değildir.
Gördüğü geleceği kimseye kabul ettirememektir.
Bu yüzden Kassandra’nın hikâyesi yalnızca mitolojinin eski bir hikâyesi olarak kalmaz. İnsanlığın tekrar tekrar yaşadığı bir hâle dönüşür.
Birileri erken fark eder.
Birileri uyarır.
Birileri yaklaşan tehlikeyi anlatır.
Ama çoğu zaman insan, duymak istediğini duyar.
Çünkü bazı gerçekler görülmekten önce kabul edilmek zorundadır.
Ve insan, işine gelmeyen gerçeğe karşı bazen gözlerinden önce zihnini kapatır.
Belki engellilik konusunda da yıllardır yaşadığımız meselelerden biri budur.
Engelli bireylerin karşılaştığı güçlükleri biliyoruz.
Fakat bilmekle görmek aynı şey değil.
Bir insanın bir merdivenin başında kaldığını görmek kolaydır.
Fakat o merdivenin neden hâlâ orada olduğunu sorgulamak başka bir şeydir.
Birinin yardıma ihtiyaç duyduğunu görmek kolaydır.
Fakat neden sürekli yardıma ihtiyaç duyduğu bir hayatın içine mahkûm edildiğini düşünmek daha zordur.
Çünkü yardım etmek bazen vicdanımızı rahatlatır.
Asıl mesele ise düzeni değiştirmektir.
Birine el uzatmak güzel bir davranıştır.
Ama belki daha güzeli, o insanın yarın aynı yerde yine el beklemek zorunda kalmayacağı bir dünya kurmaktır.
İşte burada merhametle eşitlik arasındaki fark ortaya çıkar.
Acımak kolaydır.
Görmek zordur.
Çünkü görmek, insanı sorumluluğa çağırır.
Saramago’nun romanındaki körlük bu yüzden yalnızca gözlerin meselesi değildir.
İnsanların birbirlerini görmediği bir dünyada, kötülük de yavaş yavaş görünmezleşir.
Başkasının acısı sıradanlaşır.
Yalnızlık alışılır bir hâle gelir.
İnsan, kendi korkusuna çekilir.
Ve toplum, en büyük tehlikelerden biriyle karşılaşır:
Bir başkasının hayatının bizim için görünmez hâle gelmesi.
Belki modern dünyanın en sessiz körlüğü budur.
Karşımızdakini görmek ama onun dünyasını görememek.
Onun ihtiyacını bilmek ama önemsememek.
Bir sorunun varlığını kabul etmek ama kendimizi onun sorumluluğundan uzak tutmak.
Oysa görmek, yalnızca gözün yaptığı bir iş değildir.
Görmek bazen bir insanın söylemediğini anlayabilmektir.
Bazen bugünkü küçük bir işaretin yarınki büyük sonucunu sezebilmektir.
Bazen herkesin sıradan kabul ettiği bir ayrıntıda bir başkasının hayatını zorlaştıran şeyi fark edebilmektir.
Ve bazen de kalabalığın içinde yalnızca bir kişinin görebildiği şeyi ciddiye almaktır.
Kassandra’nın sesi bu yüzden hâlâ önemlidir.
Çünkü geleceği gören herkesin sesi yüksek çıkmaz.
Bazen bir uyarı, kalabalığın gürültüsünde kaybolur.
Bazen hakikat, henüz başımıza gelmediği için inandırıcı değildir.
Ve bazen insan, başına gelmeyen acıyı gerçek saymakta zorlanır.
Belki de ihtiyacımız olan daha iyi gözler değil.
Daha uzun bir bakıştır.
Biraz daha uzağa.
Biraz daha derine.
Biraz da kendimizden başkasının hayatına doğru.
Çünkü görmenin sınırı, gözün ulaştığı yerde bitmiyor.
İnsan, başkasının hayatını kendi hayatı kadar gerçek kabul ettiği ölçüde görüyor.
Belki engellilik konusunda yapmamız gereken ilk şey de budur:
Bir insanın yeti kaybına bakmak yerine, dünyanın onun önüne koyduğu eksikleri görmek.
Bir bedenin fonksiyon kaybı ile yapamadıklarına bakmak yerine, toplumun yapabileceklerini sorgulamak.
Yardım edilecek bir insan aramak yerine, adil ve eşit yaşanabilecek erişilebilir bir dünya kurmak.
Saramago’nun Körlük romanı bittiğinde insanın zihninde yalnızca kör insanların görüntüsü kalmıyor.
Başka bir soru kalıyor:
Ya asıl körlük gözlerimizde değilse?
Ya bazı şeyleri göremememizin nedeni karanlık değilse?
Ya gözlerimiz açık olduğu hâlde bakışımız kapalıysa?
O zaman mesele yalnızca görme yetisini kaybetmek değildir.
Mesele, görmenin bize yüklediği sorumluluktan kaçmaktır.
Çünkü insan bazen bir engeli görür ve geçer.
Bazen bir yalnızlığı görür ve susar.
Bazen geleceği görür ve “Daha zamanı var,” der.
Bazen Kassandra’nın sesini duyar ve başını çevirir.
Sonra yıllar geçer.
Görmediğimiz şey büyür.
Ve bir gün karşımıza dikildiğinde, şaşkınlıkla sorarız:
“Bunu nasıl fark etmedik?”
Belki cevap çok basittir.
Fark etmemiş değildik.
Bakmıştık.
Ama görmemiştik.
Çünkü görmek, gözün açılmasıyla başlamıyor.
İnsanın kendisinden başka bir hayatın da kendi hayatı kadar gerçek olduğunu kabul etmesiyle başlıyor.
Ve belki Saramago’nun beyaz körlüğünün bize bıraktığı en ağır soru da budur:
Gözlerimiz açıkken, kimi görmüyoruz?
Yazar: Dilek Uyar Toklucu



