
Toklucu: Piyadenin Gölgesinde Gazilerimiz
Niccolò Machiavelli’nin Savaş Sanatı’nı okurken insanın karşısına yalnızca savaş meydanları çıkmıyor. Atların kişnemesi, mızrakların parıltısı, safların düzeni ve orduların hareketinden daha derinde, başka bir soru beliriyor:
Bir devlet, kendisini savunan insana ne borçludur?
Machiavelli, ordunun kuruluşunu anlatırken piyade ile süvari arasındaki üstünlük meselesine uzun uzun eğilir. Süvari daha gösterişli, daha hareketli, daha ihtişamlıdır. Fakat ona göre ordunun asıl gücü piyadededir. İyi düzenlenmiş bir piyade, yalnızca süvariye karşı koyabilecek bir güç değildir; ordunun bütün yapısının dayandığı temeldir. Süvari gereklidir, fakat ordunun temelinin yerini alamaz.
Savaş Sanatı boyunca bu düşünce farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkar.
Yüzyıllar sonra bu satırların karşısında dururken insan ister istemez bugünün ordularına bakıyor.
Artık meydanlarda atlı birliklerin karşı karşıya geldiği savaşlardan söz etmiyoruz. Zırhların yerini başka silahlar, atların yerini motorlu araçlar aldı. Savaşın biçimi değişti. Fakat bazı sorular değişmedi.
Bir ordunun içinde herkes aynı tehlikeye aynı anda yaklaşabilir mi?
Ve daha önemlisi:
Aynı ateşin içine giren insanların, o ateşten çıktıktan sonraki hayatları neden birbirinden bu kadar farklı olsun?
Türkiye’de askerî personelin yaralanması, malul kalması veya hayatını kaybetmesi hâlinde tanınan hakların, kişinin statüsüne ve malullüğün hangi hukuki kapsamda değerlendirildiğine göre değişebildiğini biliyoruz. Özellikle profesyonel askerlerle zorunlu askerlik yapan er ve erbaşlar arasında aylıkların ve bazı özlük haklarının hesaplanmasında farklılıklar bulunuyor. Bu farklılıkların bir bölümü son yıllarda kamuoyunda ve Meclis’te de tartışıldı; yükümlü erbaş ve erlerin haklarının iyileştirilmesine yönelik düzenlemeler yapıldı.
Burada mesele, subaya verilen hakkın fazla olup olmaması değildir.
Asıl mesele erin hakkının ne olduğudur.
Çünkü savaş meydanında insanın rütbesi, kurşunun yönünü değiştirmez.
Bir mayın, üzerinden geçen kişinin omzundaki yıldızlara bakmaz. Üzerinde kimin adının yazdığını sormaz. Patlayan bir mermi, karşısındaki insanın rütbesini bilmez.
Savaş, insan bedenine ulaştığında bütün unvanları susturur.
Bir kolun, bir bacağın, bir gözün eksilişi; subay, er ya da başka bir rütbe tanımaz. Geride yalnızca hayatının bir parçasını savaşta bırakmış bir insan kalır.
Öyleyse devletin adalet duygusu, insan bedeninden eksilen şey karşısında neye göre ölçülmelidir?
Machiavelli’nin piyadeyi neden ordunun temeli olarak gördüğünü düşündüğümüzde, mesele biraz daha derinleşiyor. Onun için güçlü bir ordu yalnızca seçkin birkaç unsurdan meydana gelmez. Düzen, disiplin ve dayanıklılık gerekir. Orduyu ayakta tutan şey, gösterişli olan kadar görünmeyen ve kalabalık olan unsurdur. Nitekim Machiavelli, İtalyan prenslerinin piyadeyi ihmal edip atlı birliklere fazla önem vermesini, İtalya’nın askerî zayıflığının başlıca sebeplerinden biri olarak görür.
Belki de bugün bu düşünceyi başka bir soruya çevirmek gerekiyor:
Devlet, kendisini ayakta tutan insanlara ne kadar değer veriyor?
Bu soruyu yalnızca savaş sırasında değil, savaş sonrasında da sormak gerekir.
Çünkü savaş meydanında kahramanlığın dili nettir. Bayrak vardır, üniforma vardır, tören vardır, madalya vardır.
Fakat savaş bittikten sonra geriye daha sessiz bir hayat kalır.
Hastane odaları.
Protezler.
Değişen aile düzenleri.
Çalışma hayatına yeniden tutunma çabası.
Ve insanın, savaşta yaralanan bedenine yeniden alışması…
Savaşın en uzun cephesi, bazen savaş bittikten sonra başlar.
Bir genç, henüz hayatının başındayken silah altına alınır. Belki birkaç ay önce okul sıralarında oturuyordur. Belki evinde annesinin yaptığı yemeği yiyordur. Belki cebinde geleceğe dair küçük planlar taşıyordur. Sonra bir gün, dönüşü garanti olmayan bir yere gönderilir.
Ve bazen geri döner.
Ama aynı insan olarak değil.
Bir kol eksik.
Bir bacak eksik.
Bir göz eksik.
Bazen de kimsenin görmediği bir yara ile…
İşte devletin gerçek sınavı belki de tam burada başlar.
Çünkü devletin görevi yalnızca savaş sırasında asker istemek değildir. İnsanlardan fedakârlık isteyen devlet, o fedakârlığın ardından ortaya çıkan hayatı da taşıyabilmelidir.
Burada rütbe meselesi yeniden karşımıza çıkar.
Elbette subay ile er aynı görevde değildir. Aynı eğitimden geçmezler, aynı mesleki sorumluluğu taşımazlar, aynı statüye sahip değildirler. Dolayısıyla bütün hakların matematiksel olarak aynı olması gerektiğini söylemek de doğru olmaz.
Fakat adalet her zaman eşit miktarda vermek değildir.
Bazen adalet, eşitsizliğin nerede başladığını sorgulamaktır.
Bir subayın eğitimi, sorumluluğu ve mesleği elbette karşılığını bulmalıdır. Fakat bu gerçek, zorunlu askerlik yapan ve aynı savaşın içinde bedenini ortaya koyan gencin fedakârlığının daha az değerli olduğu anlamına gelmemelidir.
Çünkü savaş meydanında bazı insanlar rütbelerini taşırken, bazıları yalnızca gençliklerini taşırlar.
Machiavelli’nin düşüncesinde beni bugün en çok düşündüren nokta da belki budur: Ordunun gücünü, en gösterişli unsurunda değil, onu taşıyan yapıda araması.
Piyade, ordunun kalabalığıdır; toprağa basan, yükü taşıyan, çoğu zaman adı görünmeyen çoğunluk.
Savaşın tarihi çoğu zaman komutanların isimlerini hatırlar. Oysa savaşın ağırlığını, adı tarihe yazılmayan insanlar taşır.
Belki de piyadenin asıl gücü burada saklıdır: görünmeyen bir çoğunluk olmakta.
Ve görünmeyen çoğunluğun değeri, yalnızca ihtiyaç duyulduğu anda hatırlanıyorsa, orada savaş meydanından daha büyük bir mesele vardır.
Belki bugün Machiavelli’nin piyade ile süvari arasındaki tartışmasına yeniden bakarken, süvarinin karşısına başka bir kelime koyabiliriz:
Rütbe.
Mesele subayla erin aynı olması değildir.
Mesele, aynı devletin çatısı altında savaşan insanların devletin vicdanında ne kadar eşit yer tuttuğudur.
Çünkü savaşta insanın bedeni devlete emanettir.
Savaş sonrasında ise devletin vicdanı, o beden karşısında sınanır.
Bir devletin büyüklüğü yalnızca kaç tankı, kaç uçağı, kaç askeri olduğu ile ölçülmez.
Bazen bir devletin gerçek gücü, savaşta yaralanmış bir askerine savaş bittikten sonra nasıl baktığında görünür.
Machiavelli’nin yüzyıllar önce yazdığı satırların bugün hâlâ bizi yakalamasının nedeni belki de budur.
Silahlar değişir.
Ordular değişir.
Savaşların biçimi değişir.
Ama insan değişmez.
Ve insanın devletten beklediği en eski şey hâlâ aynıdır:
Kendisini feda ettiği yerde unutulmamak.
Belki de iyi bir ordunun ilk şartı budur.
Çünkü savaşta insan bedenini devlete emanet eder.
Savaş bittikten sonra geriye, devletin o emanete nasıl baktığı kalır.
Yazar: Dilek Uyar Toklucu



